27/01/2006

MOZART BUGÜN 250 YAÞINDA!

Doðuda olsun, Batýda olsun, tüm dünyada ve insanlýk tarihinin her döneminde, yaþamýn her alanýna ismini altýn harflerle yazdýrmýþ, tarihe geçmiþ, insanlýða mâlolmuþ þahsiyetler vardýr. Bilimde, sanatta, siyasette insanlýðýn müþterek mirasýdýrlar. Sevilir, sayýlýr ve anýlýrlar. Unutulmazlar. Nesilden nesile geçerek kendilerini  ölümsüz kýlarlar!

Wolfrang Amadeous Mozart iþte bunlardan biri. 27 Ocak 1756'da doðar, 5 Aralýk 1791'de 36 yaþýna girmeden ölür. Avusturyalý klasik müzik bestecisi Mozart günümüzde mûsiki sanatýnda ulaþýlmazlýðýn simgesi olarak kabul görmektedir.

Zira sýradan bir insan deðil, gerçek anlamda bir dahiydi. Babasý keman çalan, birçok beste yapmýþ ve keman için bir metod yazmýþ bir müzikçiydi. Daha üç yaþýndayken sekiz yaþýndaki ablasýnýn çaldýðý klavsen parçalarýný belleðine yerleþtirip kendi kendine çalmýþ ve herkesi þaþýrtmýþtýr. Çirkin seslere ve gürültülere hiç tahammül edemez, bayýldýðý olurdu. Aritmetik ve resime de yetenekliydi. Doðaçtan çalarak dinleyenleri hayretler içinde býrakýrdý. Beþ yaþýnda menuet, yedi yaþýnda konçerto ve sekiz yaþýnda senfoni yarattý.

Çok zor beðenen kiþiler olarak bilinen Voltaire ve Goethe Mozart'ý çocukken dinlemiþ ve bu çocuk günün birinde klasik müziðin en büyük ustalarýndan biri olacak demiþler.

Mozart'ýn saðlýk durumu pek iyi deðildi. Ama o bunu hiç önemsemiyor, keyfini bozmuyordu. Maddi durumu hiçbir zaman iyi olmadý. Yaþamý boyunca para sýkýntýsý çekti. Ona övgüler yaðdýran krallar çok cimri davrandýlar. O da özel dersler ve halk konserleri vererek hayatýný kazanmaya çalýþýyordu. Viyana'da yokluk içinde öldü. Mezarýnýn nerede olduðu bilinmiyor. Katedraldeki cenaze duasýna sadece altý kiþi katýldý. Rivayete göre o esnada þiddetli yaðmur yaðýyormuþ, o nedenle aceleye getirilerek kendisini dilenciler için ayrýlan bir mezara gömmüþler. (Acaba o altý kiþiden birisi de "Adaletin bu mu dünya" türküsünün bestecisi  ozan Ali Ercan mýydý?)

Müziðin bu dahi çocuðuna reva görülen bu davranýþýn utancýný duyan Viyana þehri onun 32.ölüm yýldönümünde, mezarýnýn bulunduðu varsayýlan yere bir heykelini dikti. Gerçek deðeri çok sonradan anlaþýlan Mozart için þu yorum yapýlýr : "Bir baþka gezegene gidiyordu, yolu dünyamýza düþtü, insanlarý mutlu etmek için besteledi; umut, neþ'e ve iyimserlik daðýttý, otuz altý yýl süren konukluðu sona erince yine geldiði gibi gitti".

Kötü koþullara raðmen, olaðanüstü karakteri sayesinde iyimserlik ve toleransý savundu; çektiði yalnýzlýk acýsýna raðmen insanlara olan sevgisini eksiltmedi. Babasýna yazdýðý bir mektupta þöyle diyordu: "Artýk Salzburg Sarayýnýn hizmetinde deðilim ve hayatýmýn en mutlu gününü yaþýyorum. Ýnsanlarý onurlu ve soylu yapan kalbidir. Kont deðilsem de içimde bir sürü konttan daha çok soyluluk var."

"Figaro'nun Düðünü" o çað için devrimci bir eserdir; XVI. Louis'ye soyluluðun çöküþünü haber vermiþtir. Baþ kahraman Figaro bir soylu deðil, bir soylunun hizmetçisidir.

Ölümü daima "yaþamýn son amacý", "insanýn en yakýn arkadaþý" olarak yorumluyordu. Sanki bu dünyanýn insaný deðildi. Kendisini yeryüzünde bir konuk gibi hissederdi. Hep ölüm anýný düþündü ve ömrünü boþa harcamadý. Ölümü alýn yazýsý idi, fakat ölümsüzlüðünü kendisi yazdý; kendisini çalýþmaya adadý. Yeteneðini insanlýðýn hizmetinde kullandý.

Çek asýllý Amerikalý müzikolog Paul Nettl'in Mozart'a iliþkin yorumu ilginçtir : "Mozart insanlýða fýrtýnalý ruhlarý sakinleþtiren, acýlarý gideren, monoton ve melankoli dolu zamaný güzelleþtiren, insanlara sevinç veren, onlara güzel duygularý aþýlayan müziði ile hizmet etmiþtir." Bütün eserlerinde güzellik ve sevgiyi daima ön plana çýkarmýþtýr. Eserlerinin hepsinde yalýnlýk ve dinginlik egemendir. Mozart'a göre "melodi müziðin özüdür".

Mozart için Türkler'in ayrý bir önemi vardýr, Türkler için de Mozart'ýn.               Osmanlýlarýn Viyana'yý kuþatmalarý sýrasýnda ve sonrasýnda, Avrupalýlar, özellikle de Avusturya-Macaristan Ýmparatorluðunun yurttaþlarý, Türklerle yakýn iliþkilere girmiþlerdir. Kuþatma daðýlýp Viyana kurtulunca, daha önce korkulan düþman artýk merak konusu olmaya baþlamýþtý. Osmanlý giysileri hem erkekler, hem de kadýnlar arasýnda moda olmuþ, Mozart'ýn da tiryakisi olduðu Türk kahvesi Viyanalýlarýn yaþamýna bir daha çýkmamak üzere girmiþtir. Kahvaltýda afiyetle yediðimiz ay çörekleri, yani kuruasanlar (Fransýzcada "croissant") þeklini Osmanlý Sancaðýnýn ucundaki hilâlden almaktadýr. Mehter takýmýnýn vurmalý ve üflemeli çalgýlarý da Avrupa askeri bandolarýný etkilemiþ, mehter müziðinden Mozart baþta olmak üzere çok sayýda besteci yararlanmýþtýr.

Türklerle ilgili konular müzikli sahne oyunlarýnýn en gözde malzemesi durumuna gelmiþ ve bu geliþme 18.yüzyýlda Avrupa'da "Türk Operasý" akýmýný yaratmýþtýr. Bunlarýn en ölümsüz olaný ise Mozart'ýn "Saraydan Kýz Kaçýrma" adlý operasýdýr. Böylece, Mozart Avrupa'da ilk kez Türklere sempati ile bakan, düþman deðil, "insan Türk'ü" canlandýran bir eser ortaya koymuþ oldu.

Günümüz Avusturya'sýnda yaþasaydý türkofillikle (türkseverlik) suçlanýrdý þüphesiz.    Önemli deðil, onlar bizi sevmeseler de, biz Mozart'ý severiz!..

 

Yakup YURT ©

Brüksel / 27 Ocak 2006

 

12:30 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

24/01/2006

AMAAAN PETROL, CANIIIM PETROL…

 

Petrol fiyatlarý her geçen gün týrmanýyor.

Akaryakýt el yakýyor.

Depo doldurmak bir hayal oldu.

Petrolün damlasý altýn deðerinde.

Petrol havzalarýnda savaþ var.

Gözyaþlarý sel oldu, kan gölleri oluþtu ýrak illerde.

Petrol adamlarýn ülkesinden fýþkýrýyor, ama kendilerine yok.

Aç kalan fýrýncý misali…

Avrupalýlar telaþta, moraller bozuk!

Alternatif enerji kaynaklarý bulamazsak yandýk, bittik, kül olduk…

Biyoenerjiye mi yönelsek acaba?

Çevre kirliliði, yüksek vergiler, park sorunu, vs…

Þu bu derken otomobiller de küçüle küçüle tavuk kümesine döndüler valla.

Gidiþat hayra alamet deðil, sonumuzun ne olacaðýný kimse bilmiyor.

Özellikle de kentiçi ulaþýmda bireysel otomobil kullanmak çok mu elzem?

Toplu ulaþým araçlarý kullanýlsa daha ucuz, daha pratik ve daha stressiz olmaz mý?

Dayanýþmacý çareler üretilemez mi?

Nedir bu arabam da arabam tutkusu?

N'olacak bu durumun sonu?

Sorular, sorular…

Binmiþiz alamete, gidiyoruz kýyamete!

Haydi inelim, kendimize gelelim!

Yok ben inemem, cezalarýmý da paþa paþa öderim…

Ama yine de þaþa þaþa kendi arabama binerim mi diyorsunuz?

Canýnýz sað olsun!..

Her canlýnýn eceli, her tercihin bedeli; ödersiniz biter!

Tabii paranýz varsa veya yetiyorsa!

Hadi benden size bir kýyak; abilik kolay deðil benim güzel kardeþlerim.

Sevildiðinizi bilin, abinizi üzmeyin!

Evinize veya olduðunuz yere en yakýn olan ve en ucuz fiyata yakýt alabilmek için bir tüyo!

50 litre Euro 98 benzinde yaklaþýk 5 Avro kazanacaksýnýz.

Nasýl mý? Baðlarda üzüm, iþte size çözüm!

www.carbu.be sitesine girin, bulunduðunuz yerin posta kodunu yazýn ve týklayýn!

Size en yakýndaki akaryakýt istasyonlarýnýn listesi gelecek ekrana…

Deponuzu doldurun, kapaðýnýzý kapatmayý da unutmayýn haa…

Yine de sürç-ü lisan ettiysek affola, gönlünüz neþe dola!

Arkanýzdan su döküyorum, tamam mý!

Ýyi yolculuklar.

 

Yakup YURT ©

Brüksel, 24 Ocak 2006

21:40 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

09/01/2006

KURBAN BAYRAMI ARİFESİNDE BAZI GÖRÜŞLER!

Yarın Kurban Bayramı. Tanrı yirmi sekiz peygamber, dört kutsal kitap göndermiş insanlığa. Hz. Muhammed sonuncu resûl, Kuran-ı Kerim sonuncu kitap. Dinler tarihi açısından zincirleme bir süreklilik sözkonusu.

Her bilinçli müslümanın Hz. Muhammed'den önce gelen hak peygamberleri ile Kuran'dan önce gelen kutsal kitapları kabullenmesi ve onlara saygı göstermesi gerekiyor. Bir ve tek olan aynı tanrı - dilden dile Allah, God,Yahve,Dieu gibi değişik sözcüklerle ifade edilse de -, sadece tebliğ görevi yapan peygamberler değişiyor.

Tek tanrılı dinler tanrıya özgü mucizeler ve kutsallık içeren tabular manzumesidirler. İnanç meselesi. Mütedeyyin insanlara saygımız sonsuz. Kişi ile tanrısı arasındaki ilişkilere aracı gerekmez; zaten bu nedenle İslâmiyet ruhban sınıfını reddeder.

Her dinde farz, sünnet ve gelenek olmak üzere üç ana bölüm vardır genel olarak. Farzlar tanrının olmazsa olmaz emirleridir. Tartışılmaz. İmanın gereğidir; uyar ödüllenir, uymaz cezalandırılırsınız! Sünnet tanrının resûlü peygamberin yaşantısında sergilediği örnek davranışlardır. Zorunlu olmamakla birlikte, yerine getirilmesinde yarar vardır. Sevabı boldur.

Gelenek (içtihat) Hz. Muhammed'in ölümünden sonra yaşamış İslâm büyüklerinin yorumları ve yaptıklarıdır. Yani aynı hedefe varmak isteyen değişik yollardır. Yoruma açıktır. Rehber Kuran'dır. İsteyen okur ve istediği gibi yorumlar. Tarik sözcüğü Arapça'da yol, onun çoğulu olan tarikat sözcüğü ise yollar anlamına gelir. Mezhepler ve tarikatlar arasından davranış farklılıkları gözlenir. Bu sadece İslâmiyette değil bütün dinlerde durum böyledir. Toplum huzurunu bozmayan her türlü ibadet şekli saygındır.

Baskıcı rejimlerde "din afyondur" denilerek dinsel inançları yasaklama veya en azından bastırma hatası işlenmiştir. Günümüzde "afyon" görevini futbola ve televizyona yüklemişler anlaşılan. İnsan doğası gereği inanmaya muhtaçtır : Şu veya bu şekilde, şuna veya buna. Özellikle deprem, sel, yıldırım, çığ, yanardağ patlaması gibi insanı acze düşüren doğal afet anlarında.

Anlamakta zorlandığım bir durumu vurgulamadan geçemeyeceğim. Tanrı bir lütuf olarak insana zekâ ve bellek bahşetmiştir. Tarihsel süreç içinde geçmişte olanları irdelemek, içinde bulunulan zamanı değerlendirmek ve geleceğe hazırlanmak için. Fakat kişisel gözlemim odur ki inanç koyulaştıkça ve ibadet yoğunlaştıkça, her şey Tanrı'ya havale ediliyor ve bilimden uzaklaşılıyor. Toplumsal ilişkilere eli kolu bağlı teslimiyetçilik şeklinde bir kadercilik egemen oluyor. Tevekkül ile teslimiyeti karıştırmamak gerekiyor.

Ve bunun doğal sonucu olarak ta, örneğin Japonya'da ve Türkiye'de aynı büyüklükteki bir deprem sözkonusu orana bağlı olarak farklı hasarlara sebep olmaktadır. Sonuç olarak kendilerini pozitif bilimlere kapatan toplumların kalkınabileceklerine ve dolayısı ile uygarlaşabileceklerine inanmıyorum. Din ve bilimi karşı karşıya getirtmek ve çatıştırmanın kötü niyetli küçük bir azınlık dışında kimseye faydası olmaz. Dogma ve hurafelerden arındırılmış, rasyonel, bilimsel, eleştirel zekâyı besleyen ve geliştiren bir eğitim sistemine ivedilikle geçmekten başka bir yöntem yoktur. Ve bu zaten dinimizin birinci ve birincil emridir. Ayet 1 : "Oku"…

Bilim insanlığın ortak mirasıdır. Herkes için bir ve tek olan Tanrının birilerini mutlu ve müreffeh kılarken (ABD, Batı Avrupa, Japonya, vb…), diğerlerini mutsuz ve fakir bırakarak (İslam alemi) haksızlık yapacağına inanmak dahi istemiyorum. Bunu negatif kadercilik sayarım. Fakat durum ne yazık ki ortadadır.

Önemli olan evrensel değerlere sahip çıkarak inançlarımızı yaşamaktır. Çatışarak değil, barış içinde bir arada; kendimiz kalarak ve etkileşim içinde olarak. Farklılıkları düşmanlık nedeni değil zenginlik sayarak. Muammalar korkuları besler, korkular da düşmanlıkları… Örneğin bu bayramda gayrimüslim komşu ve dostlarınıza da et ikram ederek farklılık yaratabilir ve dostluk başlatabilirsiniz.

İnançlarınıza, bilime, hijyen koşullarına ve içinde yaşadığınız toplumun değerlerine uygun olarak keseceğiniz kurbanları tanrı kabul etsin.

Bayramınızı içtenlikle kutlar, tüm sevdiklerinizle birlikte nice bayramlar dilerim.

 

09.01.2006 – Yakup YURT


11:06 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

06/01/2006

Le Vif L'Express Belçika-Türkiye arasında bir köprü mü?

Belçika'da Fransızca yayınlanan ve uzun yıllardan beri abonesi olduğum haftalık haber dergisi Le Vif L'Express 'in yeni sayısı bugün elime geçti. (www.levif.be)

Kapakta harika bir cami resmi ve iri puntolarla yazılmış, telaffuzu bile çok şey anlatan bir kelime : İ S T A N B U L.  Babıâli'ye (Sublime Porte) ayrılmış 32 özel sayfa : İki Dünya Arasında Yolculuk.

Özel sayı sayfa 28'de başlıyor, 62'de bitiyor.

Ben olaya ideolojik gözlüklerle bakanlardan değilim. Yeni vatanım Belçika'yı ve eski vatanım Türkiye'yi eşit seviyorum. İkisini birbirine düşman olarak düşünmek bile beni üzüyor.

Ama bakış ve yorumların AB'ci, Batıcı olacağını okumadan önce biliyordum. Ve bu son derece doğal. Herkes kendi çıkarını düşünmek zorunda.

Christian Makarian altı sayfalık giriş makalesinde "…İstanbul'un iki uygarlık arasında bir köprü oluşturduğunu, kendisine özgü tarihi ve coğrafyası sayesinde inanılmaz bir destan yazdığını, geleceğinin parlak olduğunu…" vurguluyor, tarihe dair bazı ayrıntılar sıralıyor ve kente ait bazı rakamsal büyüklükler veriyor.

36 ve 37.ci sayfalarda üç nefis fotoğraf bulunuyor : Boğaziçi ve Kızkulesi, Sultanahmet Camiinde cuma namazı kılan müminler ve ülkenin laikliğine vurgu yapan bir Atatürk resmi.

38.ci sayfada üstte panoramik görüntü, altta ise balıkçı tezgahı bulunuyor.

39 sayfa Sultanahmet Camiine ayrılmış. Altı minareli, bol kubbeli ve 20000 seramikli diyor özel muhabir Jean-Michel Demetz. 40 ve 41.ci sayfalar ilahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk'ten, Alevilerden, döner dervişlerden, islamiyete uygun modacılıktan bahsediyor.

Sayfa 42'de tam sayfa bir otomobil reklamı var.

Aynı özel muhabir sayfa 43'te Dolmabahçe Sarayı'nı anlatmaya başlıyor. Sayfanın üst yarısındaki fotoğraf bir 10 Kasım günü resmi geçitte bulunan gazileri gösteriyor. 44.cü sayfanın üst bölümünde Atatürk'ün vefat ettiği odaya 10 Kasım ziyaretine gelmiş çocuklar ve önde elinde Türk bayraklı şirin bir küçük çocuk ile ona şevkatle bakan bir nöbetçi subay görüyoruz. Tırnak içinde "Mustafa Kemal hepimiz için sürekli bir düşünce kaynağıdır" ifadesi yer alıyor. Sayfa 45'teki fotoğraf liseli gençleri gösteriyor. "Başka hiçbir ulus bir tek insanın etkisiyle değerlerini bu denli çabuk değiştirmemiştir "deniliyor!

Sayfa 46'da tam sayfa bir banka reklamı var.

Sayfa 47  Ayasofya : Bir varmış, bir yokmuş başlığı ile başlıyor. Philippe Broussard imzalı makale 48 ve 49.cu sayfalarda fotoğraflarla bezenmiş olarak devam ediyor. Tarihsel bir yaklaşımdan sonra, İstanbul'da yaşayan gayrimüslim vatandaşlarımızı, yani İstanbul Rum, Yahudi ve Ermenilerini irdeliyor. 1492'de İspanya'dan kaçan Yahudilerin İtalya üzerinden Osmanlılara sığındığını belirtiyor.

50,51, 52 ve 53.cü sayfalarda Boğaz Köprüsü'nü anlatıyor özel muhabir Jérôme Dupuis, Nükte V.Ortaq ile birlikte.

Sayfa 54'te bir ekonomi dergisi reklamı var.

55, 56, 57 ve 58.ci sayfalar evrensellik kokan, eğlence merkezi Beyoğlu'dan bahsediyor aynı kişiler. Gece yaşantısının çok hızlı olduğunu, kentin rengarenk olduğunu, kentte 300'ü aşkın sanat galerisi olduğunu anlatıyorlar.

Sayfa 59'da tam sayfa bir banka reklamı var.

60, 61 ve 62.ci sayfalarda özel muhabir Philippe Broussard Mısır Çarşısı'ndan bir şark parfümü olarak bahsediyor. Devasa bir fotoğrafta insan seli içinde yolunu bulmaya çalışan potansiyel müşterilerle, satış yapma gayreti içindeki sağlı sollu kuru yemişçiler ve baharatçılar görülüyor. Taze peynir ve bal karışımından üretilen Türk kaymağı, Türk kahvesi, Türk lokumu ve Türk baklavasıyla bağlıyorlar yazılarını.

"Yunanlılar bile Güllüoğlu baklavasının üstünlüğünü kabul ediyorlar…zaten o nedenle Atina'ya da bir Güllüoğlu şubesi açıldı" diyor Jean-Michel Demetz.

Eeee çok tatlı yediği belli! Baksana ne kadar tatlı konuşuyor.

 

Yakup YURT – Brüksel, 06 Ocak 2006


14:30 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

05/01/2006

EPİFANİ YORTUSU VE KRAL GALETASI

Noel yortusu, yılbaşı gecesi, yolculuk, ziyaret, ziyafet, eğlence, hediye derken günler birbirini kovalıyor. Ve tükeniyor ömürler… Zaman akrep görmüş yelkovan gibi kaçıyor günümüzden, gecemizden; akıp gidiyor yaşam köprümüzün altından.

Her kültürde nesilden nesile geçen gelenekler vardır. Türkiye'de benim köyüm Gemlik-Umurbey'de de kız isteme, mendil verme, söz kesme, nişan, kına gecesi, içinde küçük altın gizlenmiş baklava tepsisi gelenekleri hâlâ ısrarla uygulanırlar.

Hıristiyanların 6 Ocak yortusu Aya Epifani de bunlardan biridir. "Epiphanie" Yunanca kökenli bir sözcük olup "ortaya çıkma, görünme" anlamına gelir. Hz. İsa Peygamberin vaftiz edildiği gündür. Çok uzun süre Noel'den de önemli bir gün olarak kabul görmüştür. Kilise 5. asırdan itibaren bu olaya önem atfetmiştir.

Bu gün kutlanırken Fransa'da 14. asırdan beri kral galetası yenilir. Galeta milföy hamurundan kayısı kompostosu veya badem ezmesi katılarak tereyağı ile hazırlanan ve içine bulan kişiye mutluluk getireceğine inanılan bir nesne saklanılan yuvarlak tatlı bir turtadır. Romalılar döneminde bu nesne genellikle beyaz veya siyah bir bakla idi. Bu zamanla her ailede kutlanan bir gelenek haline dönüştü. Gizli nesne veya baklayı bulan "Kral" ilan edilir… o da kendisine bir "Kraliçe" seçer. Kralın veya kraliçenin başına yaldızlı bir taç konulur. İmtiyazlı kişi olur, kapris yapma hakkı kazanır. Zaten naz, cilve ve hatta kapris yapmanın başka adı değil midir sevmenin? Herkesin nazı çekilir mi? Tabii herşeyde olduğu gibi ölçüyü kaçırmamak kaydıyla. Zira "fazla naz aşık usandırır" derler, duymuşsunuzdur mutlaka.

 

Turta davetli sayısından bir fazla parçaya bölünür. İlk parça ailenin en küçük çocuğuna verilir. Hani bizde de "su küçüğün, söz büyüğün" derler ya!.. Askerdeki evlat, avdan henüz dönmemiş balıkçı, yolu gözlenen bir akrabanın payı da saklanır. Sizleri hiç unutmadık anlamında… Ve saklanan bu parçanın uzun süre küflenmeden ve bozulmadan kalması uğur sayılır. Fazlalık parça "Tanrı parçası" kabul edilir ve gelen ilk fakire ikram edilir. Can sıkmamak için daha fazla ayrıntıya girmiyorum. Bu kutlamalar 12 gün sürer. Gelenekler ülkeden ülkeye, ve hatta aynı ülke içinde bölgeden bölgeye, yerel farklılıklar gösterir. Tüm dinlerin bayramlarında amaç bir araya gelmek, mutlulukları ve acıları paylaşmak, hasta ve yoksulları düşünmektir. Hatırlamak ve hatırlanmak insani bir gereksinme ve güzel bir duygu sonuçta.

 

Bütün pastahanelerde ve mağazalarda 3-4 Avro fiyatla satışa sunulmaya başladılar. Elma, kayısı, şeftali, badem, vb… değişik meyve tat ve aromalarıyla birlikte. Hıristiyan komşularınıza bir jest yapabilirsiniz mesela! 6 Ocak Epifani yortusu, 10 Ocak Kurban Bayramı : Üç gün arayla iki farklı dinin iki kutsal günü. Karşılıklı birer adım atarak yaklaşmanın tam zamanı bence! Ne dersiniz? Böylece hem kendi geleneklerimizi yaşatmış, hem de komşularımızın geleneklerine olan saygımızı göstermiş oluruz! Bereket paylaşmadan kaynaklanan bir çoğalmadır.

 

Avrupalılar galeta yerken şampanya, beyaz şarap veya elma şarabı içerler genelde. Alkole muhalifseniz çay, kahve veya meyve suyu da olabilir tabii ki. Bursa'nın o meşhur ve dünyanın tartışmasız en nefis gazozu Uludağ da fena gitmez hani. Herkese afiyet olsun ve yarasın! Umarım baklayı siz bulur, "Kral" veya "Kraliçe" olursunuz. Ve inşallah ömrünüz sevgi üzerine inşa edilmiş tahtlarda geçer, tüm sevdiklerinizle birlikte.

 

Yakup YURT - 05.01.2006

 


22:49 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

01/01/2006

DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE VARIM (Descartes)

Ben siyaset bilimci değilim. Siyasetçi hiç değilim; olmadım, olamam. Lâkin siyaseti yakından izlerim ve siyaset genel kültürüm vasatın üzerindedir. Paranın bilgi ve beceriye egemen olduğu dünyamızın siyaset otobüsünde, direksiyonda oturan kaptanın nereye götürdüğünü bilmeden ayakta yolculuk etmeye razı onca insan arasında olmayı kendime yakıştıramam. Kendi yolumda kendimce yürürüm. Oturanlar ve ayaktakilerayrımı kimsenin haketmediği bir aşağılama içerir bence. Oturanlar niçin oturur, ayaktakiler niçin oturamaz? Niçin sofrada yer yoktur herkese?

                     Anlamaya çalışmak gerekir! Bu amaçla okumak, gezmek, görmek, dinlemek, araştırmak, incelemek, karşılaştırmak gerekir kanısındayım. Yoksa şu partiyi bu partiyi, futbol takımı gibi bağnazca tutarsınız, üç-beş sloganı sürekli tekrarlarsınız, bilmem kaç yılda bir oyunuzu ölene kadar değişmeyecek partinize verirsiniz… Sonra da gelinen başarısız noktayı açıklamak amacıyla geçmişten suçlular arar ve bulursunuz. Ve en büyük ………. siz oluverirsiniz! Gönlünüz ve vicdanınız rahatlar! Birileri malı götürür, it ürür kervan yürür, malı alan Üsküdar'ı geçer, minareyi çalan kılıfını hazırlar, yavuz hırsız ev sahibini bastırır, dün dündür bugün bugündür derken birden bir dostunuzla karşılaşınca koyu bir muhabbete dalarsınız! İlk sorunuz ise "Ne olacak bu memleketin hali?" dir…

                     Düşünen siz olmadığınıza göre,  sizin iyiliğinizi sizden daha iyi düşünen birileri çıkar hep. Zira "siz siyasetle ilgilenmeseniz bile, siyaset sizinle ilgilenir" der bir Fransız yayınevinin sloganı. Sizin fikriniz, görüşünüz, kanaatiniz sorulmaz çoğunlukla. Hasbelkader sorulduğunda ise sizden beklenilen yanıtı vermezseniz bozulurlar ve kızarlar size. AB Anayasası için yapılan halkoylamasında Fransa'da ve Hollanda'da olduğu gibi…

                     Bir de "kanaat önderleri" türedi son zamanlarda. Kanaat bende, ama önder hep başkası nedense. Vay beyin hırsızları vay! Hangi hakla sahip çıkarsınız benim henüz oluşma fırsatı bulamamış, oluşma sürecinde Kopenhag kriterlerine uygun olarak, "ucu açık bir şekilde" hızla gelişen kanaatlerime. Hadi kibarca "tribün önderi" tabir edilen amigom maçlarda istediği gibi yönlendiriyor ifade özgürlüğümü. Ağzımdan taşan ve niyetini aşan sözlerimin düdüklü muhatabının üç kez anons yaptırma yetkisi olduğunu bilmiyorsunuzdur muhakkak? Yetkisini kullansın efendim; "elinde düdük, dediği dedik"! Yorum meselesi…

                     İşin içine yorum girdimi, kavga başlıyor. Çünkü herkes, herşeyi, kendine göre, işine geldiği gibi yorumluyor. Kavramlar sağından solundan çekilip sakız gibi uzatılıyor; sonra da "bu budur" denilip son nokta konuluyor, sonra yerlere atılıyor, üzerine basanların tabanlarına yapışıyor. Sonra "ayıkla pirincin taşını" Bursalı aşçı Mahmut!

                     Sonuçta farklı göz(lük)lerle de baksak, nerdeyse aynı şeyleri görmüyoruz. Yelkovan akrebi peşinden acımasızca sürüklüyor ve akrep hiçbir zaman onu sokma zevkine erişemeyeceğini düşünmek bile istemiyor. Dünya dünüyor, şafak ve tan yarışıyor, mevsimler renklerini sergiliyor, fakirler "ince ince" üşüyerek ölüyor (maalesef), insanlığın ortak acılarına karşı hayal tacirleri soyut duygular pazarlamaya devam ediyor; izafi ile mutlak çatışmaya devam ediyor. Herkes kendi bireysel tarihinin ürünüdür bir anlamda. Ve doğarken seçmediğimiz bir sürü özelliğimizle öğünüyoruz utanmadan!

                     Bizi bizden ayıran / Bizi aramızda savaştıran / Tüm dil, din, köken ve renk / Farklılıklarına rağmen / Hepimiz mutlu olmak için / Fani dünyaya gelmiş / Sürekli arayan / Ve çoğu kez bulamayan / Paylaşmayı öğrenmedikçe / Savaşarak birer birer ölecek / Barış türküleri ile avunan / Zavallılarız…demişim 2000 yılının sonunda yazdığım "Sorgulayan İnsan, Sorguladığı İnsanlık" başlıklı bir şiirimin bir bölümünde.

                     Ahh…bir de insan gibi insan olabilsek!

 

Yakup YURT/ Brüksel-31.12.2005

                    


14:10 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |