01/01/2006

DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE VARIM (Descartes)

Ben siyaset bilimci değilim. Siyasetçi hiç değilim; olmadım, olamam. Lâkin siyaseti yakından izlerim ve siyaset genel kültürüm vasatın üzerindedir. Paranın bilgi ve beceriye egemen olduğu dünyamızın siyaset otobüsünde, direksiyonda oturan kaptanın nereye götürdüğünü bilmeden ayakta yolculuk etmeye razı onca insan arasında olmayı kendime yakıştıramam. Kendi yolumda kendimce yürürüm. Oturanlar ve ayaktakilerayrımı kimsenin haketmediği bir aşağılama içerir bence. Oturanlar niçin oturur, ayaktakiler niçin oturamaz? Niçin sofrada yer yoktur herkese?

                     Anlamaya çalışmak gerekir! Bu amaçla okumak, gezmek, görmek, dinlemek, araştırmak, incelemek, karşılaştırmak gerekir kanısındayım. Yoksa şu partiyi bu partiyi, futbol takımı gibi bağnazca tutarsınız, üç-beş sloganı sürekli tekrarlarsınız, bilmem kaç yılda bir oyunuzu ölene kadar değişmeyecek partinize verirsiniz… Sonra da gelinen başarısız noktayı açıklamak amacıyla geçmişten suçlular arar ve bulursunuz. Ve en büyük ………. siz oluverirsiniz! Gönlünüz ve vicdanınız rahatlar! Birileri malı götürür, it ürür kervan yürür, malı alan Üsküdar'ı geçer, minareyi çalan kılıfını hazırlar, yavuz hırsız ev sahibini bastırır, dün dündür bugün bugündür derken birden bir dostunuzla karşılaşınca koyu bir muhabbete dalarsınız! İlk sorunuz ise "Ne olacak bu memleketin hali?" dir…

                     Düşünen siz olmadığınıza göre,  sizin iyiliğinizi sizden daha iyi düşünen birileri çıkar hep. Zira "siz siyasetle ilgilenmeseniz bile, siyaset sizinle ilgilenir" der bir Fransız yayınevinin sloganı. Sizin fikriniz, görüşünüz, kanaatiniz sorulmaz çoğunlukla. Hasbelkader sorulduğunda ise sizden beklenilen yanıtı vermezseniz bozulurlar ve kızarlar size. AB Anayasası için yapılan halkoylamasında Fransa'da ve Hollanda'da olduğu gibi…

                     Bir de "kanaat önderleri" türedi son zamanlarda. Kanaat bende, ama önder hep başkası nedense. Vay beyin hırsızları vay! Hangi hakla sahip çıkarsınız benim henüz oluşma fırsatı bulamamış, oluşma sürecinde Kopenhag kriterlerine uygun olarak, "ucu açık bir şekilde" hızla gelişen kanaatlerime. Hadi kibarca "tribün önderi" tabir edilen amigom maçlarda istediği gibi yönlendiriyor ifade özgürlüğümü. Ağzımdan taşan ve niyetini aşan sözlerimin düdüklü muhatabının üç kez anons yaptırma yetkisi olduğunu bilmiyorsunuzdur muhakkak? Yetkisini kullansın efendim; "elinde düdük, dediği dedik"! Yorum meselesi…

                     İşin içine yorum girdimi, kavga başlıyor. Çünkü herkes, herşeyi, kendine göre, işine geldiği gibi yorumluyor. Kavramlar sağından solundan çekilip sakız gibi uzatılıyor; sonra da "bu budur" denilip son nokta konuluyor, sonra yerlere atılıyor, üzerine basanların tabanlarına yapışıyor. Sonra "ayıkla pirincin taşını" Bursalı aşçı Mahmut!

                     Sonuçta farklı göz(lük)lerle de baksak, nerdeyse aynı şeyleri görmüyoruz. Yelkovan akrebi peşinden acımasızca sürüklüyor ve akrep hiçbir zaman onu sokma zevkine erişemeyeceğini düşünmek bile istemiyor. Dünya dünüyor, şafak ve tan yarışıyor, mevsimler renklerini sergiliyor, fakirler "ince ince" üşüyerek ölüyor (maalesef), insanlığın ortak acılarına karşı hayal tacirleri soyut duygular pazarlamaya devam ediyor; izafi ile mutlak çatışmaya devam ediyor. Herkes kendi bireysel tarihinin ürünüdür bir anlamda. Ve doğarken seçmediğimiz bir sürü özelliğimizle öğünüyoruz utanmadan!

                     Bizi bizden ayıran / Bizi aramızda savaştıran / Tüm dil, din, köken ve renk / Farklılıklarına rağmen / Hepimiz mutlu olmak için / Fani dünyaya gelmiş / Sürekli arayan / Ve çoğu kez bulamayan / Paylaşmayı öğrenmedikçe / Savaşarak birer birer ölecek / Barış türküleri ile avunan / Zavallılarız…demişim 2000 yılının sonunda yazdığım "Sorgulayan İnsan, Sorguladığı İnsanlık" başlıklı bir şiirimin bir bölümünde.

                     Ahh…bir de insan gibi insan olabilsek!

 

Yakup YURT/ Brüksel-31.12.2005

                    


14:10 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

Les commentaires sont fermés.