21/12/2005

BREL en büyük Belçikalı seçildi

Belçika'nın ünlü ses sanatçısı Jacques Brel dün gece La Une TV kanalınca düzenlenen canlı yayında 10 finalist arasında "en büyük Belçikalı" seçildi.

Belçika'nın kuruluşunun 175.ci yılı kutlamaları kapsamında, finalde yarışan 10 finalistin isimleri şöyle : Şarkıcı Brel, Kral 1.ci Baudouin, rahip Damien, bisiklet yarışçısı Merckx, rahibe Emmanuelle, opera sanatçısı Van Dam, aktör Poelvoorde, Tintin'in yaratıcısı Hergé, ressam Magritte ve romancı Simenon.

Yani Kral olsun, din insanları olsun, sporcu, yazar, çizer, aktör veya ressam olsun hepsi de toplumu yönetenler. Dikkat edilirse sadece bir tek kadın var adaylar  arasında. Cinsiyet eşitliği adına büyük bir ayıp doğrusu… Yönetilenlerin hakkı izlemek ve kendilerine bahşedilen demokratik oy verme hakkını kullanmak.

Kısa adı Bozar olan Brüksel Güzel Sanatlar Sarayı'nın muhteşem salonunda, davetliler kendi favorilerini savunmak adına ÇÖŞ'ler (Çok Önemli Şahsiyet) huzurunda dil döktüler. Kendisi bir hukuçu olan Belçika Federal Adalet Bakanı Laurette Onkelinx rahip Damien'i savundu. "PS'te (sosyalist parti) inanan insanlar var. … Damien herşeyden önce bir inanç ve gönül adamı. O benim sosyal bilincimin özünü temsil ediyor. O aynı zamanda kendine özgü bir devrimciydi, zira cüzamlılar yararına yaptığı mücadelede kendisinin peşinden gitmeyen din otoritelerine karşı koydu." sözleri dikkatlerden kaçmadı. 

Kendisini Brel'in mirasçısı ilan eden ve onu bu yarışmada savunan Fransız ses sanatçısı Serge Lama ise benzer bir yaklaşımla onu "Brel sadece insanlara inanan bir inanç adamıydı. Belçika'nın çelişkilerini acı ve ironi ile özümsedi. Fakat kendisi o denli Belçikalı ki insan Markiz'lerin(*) size ait eski bir sömürge olup olmadığını sormadan edemiyor." diyerek savundu ve bu sözler Brel'e iki saat içinde 30.000 oy getirdi.

Sonuçta Jacques Brel Belçika'nın Fransızca konuşanlar bölgesinde birinci (Brüksel ve Valon bölgesi birlikte), Flaman bölgesinde ise yedinci seçildi. Belçika işte böyle bir ülke : Kuzeyi katolik, güneyi sosyalist. Bazen kabak ta çıkabilen bir karpuz gibi : Dışı yeşil, içi kırmızı.

Bilindiği gibi Jacques Brel, 8 Nisan 1929 tarihinde şu anda benim de ikâmet etmekte olduğum Brüksel'in Türk mahallesi olarak bilinen Schaerbeek semtinde doğmuş, 9 Ekim 1978 tarihinde, Paris yakınlarında Bobigny'de ölmüş ve Markiz Adaları'nda Hiva Oa'da Atuona mezarlığında, primitif tablolarından unutamadığımız ressam Paul Gauguin'in yanına defnedilmiştir. Güzel insanlar nasılda buluşuyorlar değil mi?

Hani o Şekip Ayhan Özışık üstadın ölümsüz "Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı" şarkısında ifade edilen "Üzülme sen meleğim gün olur kavuşuruz / Ecel ayırsa bile mahşerde buluşuruz"… türü kaçınılmaz komşuluklar üzerinizden üzak ola efendim!

Yakup YURT © - Brüksel, 21.12.2005

Not : Les îles Marquises, yani Polinezya'da bulunan Markiz Adaları, eski bir Fransız sömürgesi olup, Les Marquises Jacques Brel'in bu adaya ilişkin söz ve müziği kendisine ait 1977 yılında çıkan bir şarkısının başlığıdır.


15:12 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

19/12/2005

SERÇE DOĞDU, BÜLBÜL OLDU : Edith Piaf

    Bugün çok özel bir gün… Çünkü Fransız kültüründen nasibini almış kırk yaş üstü, altmış sekiz kuşağı sanat ve musiki aşinalarının sevgilisi, Edith ablası, garp bülbülü, Edith Piaf'ın 1915'te, Paris'te doğum günü.

    Gençliğimin geçtiği bu diyarlarda onun o eşsiz sesiyle mırıldandığı duygu dolu şarkılarla daha ılımlı, daha olumlu bakmayı öğrendim yaşama. La Vie en rose/Les Trois Cloches/Hymne à l'amour/Padam…Padam…/Sous le ciel de Paris/Non, je ne regrette rien/Les Amants d'un jour/La Foule/Milord şarkıları hepimizin dudaklarındadır halâ.

    1963 yılında vefat etti. Sevenlerinin oluşturduğu insan seli içinde Paris'teki meşhur sanatçı mezarlığı Père Lachaise'e gömüldü. O gün bu gün değerinden hiçbir şey kaybetmedi. Tam aksine yıllara inatla direnen kaliteli bir Fransız şarabı gibi mantarını açmanızı bekliyor sabırsızlıkla…

    O ki akrobat bir baba ve Kabil kökenli şarkıcı bir annenin kızıdır. Küçük Edith  babasına yardımcı olmak için sirkte şarkıcılığa başlar. Daha sonra sokaklarda halk şarkıları söyler. Derken kader onu 1935'te, Champs-Elysées yakınlarında şık bir mekan olan            "Le Gerny's" kabaresinin patronu Louis Leplée ile karşılaştırır. Sonra, küçük serçe kendi kanatlarıyla uçmaya başlar; uçar uçar, büyüdükçe büyür, unutulmaz bir bülbül olur. İkinci dünya savaşı yıllarında, klüp ve müzikhollerde şarkı söylemeyi sürdürür ve tutsak askerlerin kaçmasına yardımcı olur. Savaştan sonra, en çok tanınan şarkısı "La Vie en rose-Toz pembe yaşam'ı" besteler. Çeşni olarak bir bölümünü sizler için çevirdim. İkramımdır.

   

    Beni kollarına aldığında,

    Birşeyler fısıldadığında kulağıma

    Yaşamı toz pembe gösterir bana,

    Günlük sözcüklerle

    Aşk kelamları ettiğinde,

    Çok dokunur bana

    Kalbime girdi

   

    Ve onu görür görmez

    Kalbimin atmaya başladığını

    Hissederim.

   

    Sıkıntılar, üzüntüler silinir gider

    Mutluyum, mutlu ölecek kadar.

 

Yakup YURT ©

Brüksel/19.12.2005  


19:51 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

17/12/2005

Mevlâna Celalettin Rumi (30.09.1207 - 17.12.1273) 

Mevlana Celalettin Rumi est le plus grand poète du 13ième siècle en Turquie. C’était un grand philosophe, mystique et ses successeurs ont créé l’ordre des derviches tourneurs pour maintenir sa réputation.
Mevlana était un homme extraordinaire auréolé de mystère et de sainteté. Mevlana veut dire « Notre maître ». Il était SULTAN-UL-ULEMAN (sultan des savants).
Il a voyagé avec son père et il a été à Bagdad, à la Mecque, à Damas, à Malatya, à Erzincan et à Larendeh; il a épousé GEVHER HATUN, fille du savant Lala Serafeddin de Samarkand.
Il s’est installé à Konya et il est mort cinq ans plus tard. Chems de Tebriz (le soleil de Tebriz) lui a enseigné la danse spirituelle qui était défendue par les Oulémas. Chems lui a appris l’amour de Dieu, de la musique et de la littérature.
Chems, le derviche errant, l’a quitté à cause de la jalousie de leurs ennemis. Mevlana la supplie de retourner à Konya et Chems épouse la fille adoptive de Mevlana mais les ennemis ne les laissent pas en paix et Chems disparaît encore une fois. Mevlana est l’auteur du Mesnevi et Divan-i-Kebir

Ses oeuvres et la doctrine de son ordre, le Mevlevi, qui ont si profondément influencé la vie artistique et intellectuelle de la nation turque, attestent toute la grandeur de Mevlâna: ce sage, ce philosophe mystique, ce penseur, ce poète, fait partie, par sa richesse, du patrimoine spirituel de toute l'humanité.

 

1.Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.               
   Dans la générosité et l'assistance, sois comme un fleuve

2.Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.                            
   Dans la tendresse et la pitié, sois comme le soleil

3.Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.             
   Pour cacher les défauts d'autrui, sois comme la nuit

4.Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.                                      
   Dans la colère et la nervosité, sois comme le cadavre

5.Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
   Dans l'humilité et la modestie, sois comme la terre

6.Hoşgörülülükte deniz gibi ol.                                          
   Dans la tolérance, sois comme la mer

7.Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.            

   Ou parais comme tu es, ou sois comme tu parais.

 

Viens,sois des nôtres !

Quique tu sois, sois des nôtres !

Quetu sois mécréant, idolâtre ou mage,

Ouque tu aies violé cent fois ton serment…

Soisdes nôtres ! Notre foyer n’est pas la porte du désespoir;

Maisbien la porte de l’espérance. De grâce, sois desnôtres…

 

Ta musique vivante continue à faire tourner des corps

Tes idées sont immortelles et font tourner pas mal de têtes

 

Derleme, çeviri ve yorum : Yakup YURT © -16.12.2005

 





00:30 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

16/12/2005

ÇAĞDAŞ UYGARLIK YOLLARI MAYIN DÖŞELİ!

 

         Bendeniz naçizane daha çok iyimser mizaçlı olarak bilinen biriyimdir. Kolay kolay panik veya strese kapılmam. Amma velâkin inanmadığım bir duaya da kuzu kuzu amin dememe gibi kötü bir huyum da vardır. Hemen söyleyeyim ki hiç iyi görmüyorum memleketin halini ne yazık ki.

         Mustafa Kemal Atatürk'ün "Türk! Öğün, Çalış, Güven!" veciz sözünü      7 den 70 e herkes bilir. Öğünmek için başarmak, başarmak için çalışmak, çalışmak için güvenmek gerekir. Üçü de günümüz Türk insanında yok kim ne derse desin! Ne başarı, ne iş, ne güven… Gençler bunalımda, işsizlik, parasızlık, lüks tüketim kıskacında kıvranıp duruyor. Kimileri puan tutturup okuma sevdasında çırpınırken, kimileriyse diplomalı işsizler ordusuna eklenmenin mutsuzluğunu yaşıyor. 400 milyon TL maaş alıp, işi olduğu için Tanrı'ya şükreden gıda mühendisleri var memlekette. Deniz otobüsünde bir bardak portakal suyu 5 YTL olmuş. C vitamini içeriyor diye ilaç niyetine satıyor olabilirlermi acaba? İstanbul'da bir sokak simitçisi ayda ortalama 2.000  YTL kazanıyormuş, bir iktisat profesörünün ifadesine göre. Büyüklerimizin ifadesiyle her kötülüğün “sorumlusu” medyanın yalancısıyım ben!.. O zaman niye okunsun ki kardeşim… Globalleşen dünyada masraf edip onca yıl dirsek çürüt, mürekkep yala sonra git, kendi ülkende emperyalist holdinglere ırgat ol. Sadece Türkiye'nin değil, dünyanın çivisi çıktı.

         Millet eğitim, kültür, sanatın faso fiso olduğunu çoktan anladı. Niye binbir zahmet ve fedakarlıkla okutsun çocuğunu? Hem kolay mı gerekli puanı tutturmak, garantisi mi var? Her televizyon kanalında bir yarışma. İnsancıklar yarışmakolik oldu, ailece, sülalece, mahallece! 80 yaşındaki dedem bile dans yarışmasına katılarak jüri üyesi Yonca Evcimik hanımı hüngür hüngür ağlatmadı mı? Kafanı kullan topçu ol, cazibeni kullan dansçı ol. TV kanalları sanki birer yıldız üretme çiftliği. Herkes sanıyor ki 10-15 yıla kadar AB üyesi olacağız ve bolluk-bereket yağacak, bütün sorunlar sona erecek!

         Bu duruma nasıl gelindi? Sorumlu kim? Rivayet muhtelif. Herkes işine geldiği gibi kendi takımına uyan yorumları tercih ediyor. Cahiller konuşuyor, bilenleri etkisiz hale getiriyorlar. Benim kişisel görüşüme göre, bilerek veya bilmeyerek, isteyerek ve istemeyerek, 1938 yılından günümüze Türkiye'nin yönetiminde söz sahibi olan herkes işlenen suça ortaktır. Büyük Atatürk'ün cenazesi kalkarken yıkım çalışmalarına başlamışlar bazıları. Belki de hastalığının son döneminde bile… Ben senden kendi adıma özür diliyorum rahmetli Atam; Cumhuriyeti emanet ettiğin Türk Gençliği olarak senin düşüncelerine layık olamadık. Tembellik ettik, işin kolayına kaçtık, borçla hovardalık yaptık, darbecilerden demokrasi beklemek zorunda bırakıldık.   

         Newsweek Dergisi Türkiye'nin kırk yıllık AB serüvenini şöyle özetlemiş : “Türkiye tam modern bir toplum olsa, AB üyeliğine ihtiyacı olmazdı!” BYT katılımcısı sayın Akar Duru, bunu çok yerinde ve anlamlı bir yorumla “Türkiyeyerine, Atatürk' ün gösterdiği yoldan gitmeye devam etseydi AB ye ihtiyacı olmazdı” diye yorumlamış. “Kafasına göre Atatürk'çülük yaratmayan, Atatürk ve hayatını çok iyi okuyup, tahlil edip anladıktan sonra, olaylarla karşılaşınca Mustafa Kemal böyle hareket ederdi deyip, o davranışı, bütün imkânlarını kullanarak, çekinmeden ve gerektiğinde faturasını da ödemeye hazır olarak uygulayan herkes Atatürk'çüdür” değerlendirmesi ile “dinozor” veya “marjinal” yakıştırmalarının bir kompliman veya bir onur madalyası gibi  algılanmaları gerektiğini vurguluyor adeta. Atatürkçülük yapılmaz, Atatürkçülük yaşanır!

         Atam sen 1881 doğumluydun, 1938 de 57 yaşında vefat ettin. Yakın mesai arkadaşın Celal Bayar 1883 doğumluydu, 22 Ağustos 1986 da 103 yaşında vefat etti. Ahhh…ne olurdu sanki, o kadar kahretmesen, o kadar içmesen, erkenden ölmesen, 25-30 sene daha yaşasan, Türkiye çağdaş uygarlığa senin orkestra şefliğinde taşınsa, ulus-devlet pekişse, sanayileşme gerçekleşse, başı dağların başındaki dumanlara değen, öğünen, çalışan ve güvenen yurtsever, bağımsızlıkçı bir nesil ortaya çıksa… Yemin billah AB Türkiye'den müzakere tarihi beklerdi…Ve yarın Şişli Adliyesi'nde başlayacak "Pamuk" davası da olmazdı.

        Güneşin ufuktan doğması engellenebilir mi? Ne yapalım, düşe kalka ilerliyoruz çizdiğin çağdaş uygarlık yollarında…Ve daha yeni senin yanına gelen Attila İlhan ağabey Bursa'da bir imza gününde gençlerle konuşurken "dip dalgası" hissetmiş! Bunun da üstesinden geliriz değil mi Atam?

 

Yakup YURT - Brüksel, 15 Aralık 2005

 

           


05:12 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

13/12/2005

Yakup Kadri Karaosmanoğlu (27 Mart 1889-13 Aralık 1974)

Romancı, politikacı, diplomat...

27 Mart 1889’da Kahire’de doğdu 13 ve Aralık 1974’te Ankara’da öldü.

1916-1917’de Üsküdar İdadisi’nde felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı.

Verem tedavisi için gittiği İsviçre’den Mondros Mütarekesi’nden sonra döndü.

Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen yazı ve hikayeler yayımladı.

1921’de Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısı üzerine Anadolu’ya geçti.

1932’de Şevket Süreyya (Aydemir), Burhan Asaf (Belge), İsmail Hüsrev Tökin, Vedat Nedim (Tör) ile birlikte Kadro dergisini çıkardı. Dergide savunulan görüşler yönetimce zararlı görüldüğünden 1934’te bir “emrivaki” ile Tiran Elçiliği’ne atandı.

Daha sonra Prag, Lahey, Bern ve Tahran elçiliklerinde bulundu.

1955’te emekliye ayrılıp yurda döndü, Ulus gazetesinin başyazarlığını yaptı.

27 Mayıs 1960’tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi.

Öldüğünde Anadolu Ajansı’nda yönetim kurulu başkanıydı.

1916’dan sonra sanat anlayışı ve dil tutumu değişti. Balkan Savaşı’yla Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımları, Kurtuluş Savaşı’ndaki gözlem ve tanıklığı, onu, toplum için sanat anlayışına yöneltti.

Milli Edebiyat akımının “sade dil” anlayışını benimsedi.

Yaygın ününü romanlarıyla sağladı. Tanzimat’la başlayan toplumsal değişimin bütün evrelerini “bir roman zinciri içinde tasvir etti”.

Basılan ilk romanı ve en beğenilen romanları Kiralık Konak’tı (1922).

Meşrutiyet döneminde aynı ailenin üç kuşağını anlatığı bu romanda, Tanzimat’tan sonra ortaya çıkan değer kargaşasını, kuşaklar arasındaki çatışmayı, batılılaşmanın yol açtığı yozlaşmayı inceledi.

Sodom ve Gomore’de Mütareke dönemi İstanbul’unu, işgal kuvvetleriyle işbirliği yapan yozlaşmış çevreleri ve törel çöküşü inceledi.

1942’de CHP Roman Ödülü’nü alan ünlü yapıtı Yaban’da Kurtuluş Savaşı yıllarındaki aydın-köylü ilişkilerini, Ankara’da Cumhuriyet’in temelindeki idealleri, kuruluş yıllarının coşkusunu ve zamanla bu ideallerin yitirilişini dile getirdi.

İki ciltlik romanı Panorama’da ise Şapka Kanunu’nun çıkışından Demokrat Parti’nin iktidara gelişine kadar geçen süreci ele aldı.

Roman anlayışını, “Her roman bir hayat tecrübesinin mahsulü olduğu kadar muayyen bir mizacın ve şahsi hayat görüşünün bir sanat eseri halinde tecellisidir” diyerek açıklayan merhum yapıtlarında çok geniş bir insan kadrosuna yer verdi.

“Türk romanında belki ilk defa tipleri toplumsal koşullara ve tarihsel sürece bağlamaya çalışırken, bu tiplere canlı ve gerçek bir kişilik kazandırma uğruna bilinçli bir çaba gösterdi.”

Anı kitaplarıyla da dönemiyle sonraki kuşaklar arasında köprü oluşturdu.

 

Eserleri

Roman:

Kiralık Konak, 1922

Nur Baba, 1922

Hüküm Gecesi, 1927

Sodom ve Gomore, 1928

Yaban, 1932

Ankara, 1934

Bir Sürgün, 1937

Panorama, 2 cilt 1953-1954

Hep O Şarkı, 1956.

Hikaye:

Bir Serencam, 1913

Rahmet, 1923

Milli Savaş Hikâyeleri, 1947

Anı:

Zoraki Diplomat, 1955

Anamın Kitabı, 1957

Vatan Yolunda, 1958

Politikada 45 Yıl, 1968

Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, 1969

 

Saygı ve minnetle anıyoruz. Yaşarken ürettiklerinizle bizleri aydınlattığınız için unutulmuyorsunuz. Nur içinde yatın!..

Derleyen : Yakup YURT


00:22 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

Behçet Necatigil (16 Nisan 1916-13 Aralık 1979)

Behçet Necatigil, 16 Nisan 1916 tarihinde İstanbul'da doğdu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu ve Edebiyat Bölümünden mezun oldu. Kars, Zonguldak ve Kabataş Erkek Lisesi'nde, İstanbul Eğitim Fakültesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Kabataş Erkek Lisesi'nde Demir Özlü, Hilmi Yavuz gibi yazar ve şairlerin öğretmeni oldu.

13 Aralık 1979 tarihinde de İstanbul'da öldü.

İlk şiiri, lise öğrencisi olduğu yıllarda Varlık dergisinde çıktı. O tarihten, ölümüne kadar hep şiirinin ve edebiyatının içinde oldu. Şiirlerinde evler, aile, çevre, aşklar, bunalımlar, hastalıklar, yalnızlıklar ve ölüm onun kendine has anlatımı ile çok defa kısa mısralar haline gelir. Eski ve yeni kelimeleri ustaca şiirine yerleştirir. Sağlam ve tutarlı bir şiir dünyası vardır.

Şiir kitapları dışında, düz yazılarını içinde topladığı Bile/Yazdı adlı eseri de bulunmaktadır.

Almanca'dan çevirileri de olan Necatigil, radyo oyunları da yazmıştır. Bu alandaki çalışmalarını Yıldızlara Bakmak (1965), Gece Alevi (1967), Üç Turunçlar(1970), Pencere (1975) kitaplarında topladı.

Ailesi ölümünden sonra, Necatigil Şiir Ödülü oluşturdu, ödül her yıl verilmektedir.

Şiirlerinden sadece bir örnek.

GİZLİ SEVDA

Hani bir sevgilin vardı

Yedi sekiz sene önce,

Dün yolda rastladım

Sevindi beni görünce.

 

Sokakta ayaküstü

Konuştuk ordan burdan,

Evlenmiş, çocukları olmuş

Bir kız, bir oğlan.

 

Seni sordu.

Hiç değişmedi, dedim,

Bildiğin gibi...

Anlıyordu.

 

Mesutmuş, kocasını seviyormuş,

Kendilerininmiş evleri...

Bir suçlu gibi ezik,

Sana selam söyledi.

ÖDÜLLERİ

Yedi Tepe Şiir Armağanı (1957)

Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü (1964)

Saygı ve rahmetle anıyoruz.

Derleme : Yakup YURT- Kaynak : Wikipedia ve Geocities.


00:07 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

12/12/2005

ADİLE NAŞİT : VAZGEÇİLMEZ VE BİR DAHA GELMEZ…

Bugün 11 Aralık 2005.

Herkes açısından diğer günler gibi sıradan bir gün aslında.

Evet, isterseniz öyle de söyleyebilirsiniz.

Bugün varız, yarın yokuz sonuçta!

Ama hayır işte öyle değil… Bugün diğer günlerden farklı : Çünkü tam on sekiz yıl önce bugün ailemizden biri, hepimizin Adile Naşit ablası çekimlere ilelebet son verdi. İlk kez kızdı ve stüdyoyu ilelebet terk etti.

***

Şaka sandılar, zira alkışlar hâlâ dinmedi.

Belki öldüğünü bile unuttunuz ve yaşıyor sanıyorsunuz.

O aldatıcı saflığıyla alkışlarınıza kanıp geri gelir diyemi düşünüyorsunuz?

***

Onu hergün evinizde, aranızda, ekranlarda görüyorsunuz.

O aranızdan, ailenizden biri.

Seyretmekten hiç bıkmıyorsunuz.

Varlığından hiç sıkılmıyor, aksine film bitecek ve gidecek diye üzülüyorsunuz.

O küçücük kadını sizin gözünüzde öylesine büyüten, ölümsüzleştiren ne diye merak ettiniz mi hiç?

Sizi, size rağmen, karamsarlıktan çekip alması mı?

Umutsuzluklarınıza çareler üretmesi mi?

Zamanla daha sağlıklı ilişki kurmanıza destek olması mı?

Bazı dertlerin dermanının zaman olduğunu anlatması mı?

Pozitif enerji yükleyerek gönlünüzü alması, çalması mı?

Hayata küsmemeyi, dünyaya olumlu bakmayı öğretmesi mi?

Az yaşa, öz yaşa, ama mutlaka gülerek yaşa felsefesine o "cehaletine" rağmen sizi inandırması mı?

***

O hiç entellik, ukalalık, çokbilmişlik, ikiyüzlülük, bilgelik içermeyen sade zerafetiyle, sade asaletiyle…Hepimiz onun gibi bir ablamızın olması hayaliyle yaşamıyor muyuz?

Ve on sekiz yıl geçti aradan! Tanrım ne çabuk dönüyor dünya, ne çabuk akıyor zaman ve sular!

Martılar yine uçuyor, kuşlar yine ötüyor, arılar yine bal toplamaya devam ediyor…

Ama hayal bahçemizin çiçekleri birer birer soluyor gönül vazolarımızda!

***

Nur içinde yat Adile abla.

Seni hiç unutmadım, minnacık büyük kadın!

"Ne zaman gelirsen gel, başıma tac olursun"

Sen benim biricik Adile ablamsın…

Haa… unutmadan, annemin, babamın da selamları var! 

 

Yakup YURT – Brüksel/11 Aralık 2005

 

 

 


07:49 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

09/12/2005

Yalnızlık diye bir şey yoktur(La solitude ça n'existe pas)

Sözler : Pierre Delanoë. Müzik : Gilbert Bécaud

 

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

 

Evimde benden başka kimse yok

Ama bu beni endişelendirmiyor

Radyo var, televizyon var

Bana hava durumunu ve saati veren

Kuzey Kahvesi'nde sandalyem var

Arkadaşlarım beni flipper*oynamaya bekler

Hava dışarda çok soğuk olduğunda

Bana kucak açan iyi kalpli rahibeler

 

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

 

Belki birkaç kurt yalnızdır hâlâ

Ve belki birkaç zavallı yabani hayvan

Birkaç göçer, birkaç meczup

İle revaçtan düşmüş birkaç şair

Birisi için her daim birisi vardır

Her zaman bir toplum seni bekleyen

Hayır hayır Akdeniz Tatil Klübü

Köpeklerin hizmetine sunulmamıştır

 

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

 

Yanılıyorsun, küçük hanım

Beni umutsuz sanıyorsan

Mizacım boşluktan nefret eder

Evren senin yerini doldurdu bile

Canım isterse çeker giderim

Havai'ye, Woodstock'a veya başka diyara

Ve oralarda daha az korkma adına

Şarkı söyleyen binlerce insanla buluşurum

 

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

 

Çeviri : Yakup YURT-Brüksel, 09.12.2005

Şarkı sözlerinin Fransızcası www.paroles.net sitesindedir.

* Flipper : Beş adet madeni topun en az üçünü yatay, dikey ve çapraz sıralı olarak numaralı deliklere sokmayı başaranlara puan veya para kazandıran elektronik oyun makinası. Tek veya çok kişi eğlence veya kumar amaçlı oynanabilir. Kasadan çıkan  aylık yekûn makinayı kiraya veren şirket ile kahvehane sahibi arasında yarı yarıya paylaşılır. (Y.Yurt


12:22 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

07/12/2005

07 Aralık dört iyi insanımızın öldüğü kötü bir gün…

Neden mi?

07 Aralık 1956'de Reşat Nuri Güntekin, yazar

07 Aralık 1974'te Karagöz oynatıcısı, yazar, Hayali Küçük Ali adıyla bilinen

                           Mehmed Muhiddin Sevilen

07 Aralık 1993'te Ressam Abidin Dino

07 Aralık 1979'da Prof.Dr.Cavit Orhan Tütengil, sosyolog-düşünür

 

aramızdan ayrıldılar ve ebediyete intikal ettiler…

Peki öldüler mi? Asla! Bilim ve sanat insanları ölmezler, ölümsüzdürler!

Mevlana gibi, Yunus gibi, Nasreddin Hoca gibi, Tevfik Fikret gibi, Aziz Nesin gibi, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi, Cahit Sıtkı Tarancı gibi, Orhan Veli gibi, Fikret Muallâ gibi, İbrahim Balaban gibi, Nazım Hikmet gibi, Dede Efendi gibi, Ruhi Su gibi, Aşık Veysel gibi, Münir Nurettin Selçuk gibi, Yılmaz Güney gibi, Ahmet Kaya gibi, Zeki Müren gibi, Barış Manço gibi, Cem Karaca gibi!.. Mümkün mü onları unutmak? Güzelliklerden kopmak insanlıktan vaz geçmek anlamına gelmez mi?

Nasıl unutabiliriz yaşamı daha yaşanır, daha çekilir hale getiren o güzel insanları? Mutsuzluğumuzu azaltan, kısa süreli mutluluklarımızın parfümünü, vitaminini üreten bu bahçıvanları?

"Damlaya damlaya göl olur" der atalar.

Mutluluk mutlu an damlacıklarıyla dolan bir yaşamdır desem yanlış mı olur acaba?

Sürekli mutluluk yoktur zira; henüz tatmamıştır hiç kimse.

"Sen mutluluğun resmini yapabilirmisin Abidin" diye sormuş Nazım Hikmet Abidin Dino'ya!

Hani o Picasso'ya seramikte yardım eden bizim Abidin'e…

Bakın nasıl yanıt veriyor şair Ziya Doğan bu soruya :

"Koklayınca solacak bir çiçekti mutluluk,

Dokununca kaybolacak bir hayaldi mutluluk,

Bulması çok zor, kaybetmesi rüya kadar kolaydı, anlamıştım."

Ben de her geçen gün daha iyi anlıyorum ve seviyorum onları.

Belki de yaşanacak günler gitgide azaldığı, son durağa her geçen gün biraz daha yaklaştığım için. Korkuların değil, sevgilerin yaşamı tatlandırdığını duyumsadığım için.

Hepsi nurlar içinde yatsınlar!

Yakup YURT-Brüksel/07 Aralık 2005

 


14:41 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

06/12/2005

Claude MONET (1840-05 Aralık 1926)

"Bak, doğan ölür...                  
Geriye, söz kalır.
Sözünü iyi söyle.
Ölümsüz olursun
."
 
"Güzellik, gerçek ve iyi... Bunlar, kiliseden daha eski bir üçlüdür."

Rahip Antonelli (Marcello Mastrionni) ile Alman subay (Richard Burton),
Roma'da savaşa dâir entelektüel sohbette.

"Ölümün el atamayacağı tek şey, sanattır."
Oscar Wilde.

"Sanat diye bir şey yoktur; gerçekte, yalnızca sanatçılar vardır."

Sir Ernst Gombrich'in "Sanatın Öyküsü" adlı kitabının başlangıç cümlesi.

 

"Geçen hafta sonu, amatör ressam hanımların bir karma sergisine davet edildim. İyi de, ben resim bilmem!!! Hazırlık bâbında, bir telâş cevahir defterimi karıştırdım. Ve, yukarıdaki özdeyişleri bulabildim. Keşke, üniversitede sanat tarihi okumak gibi bir lüksüm olabilseydi... Ve de keşke, resimden anlasaydım. Neerdeee... Resim, benim için yalnızca Claude Monet'nin güzelim tablolarıdır. Londra'da gazetecilik kursuna gittiğimde, en keyif aldığım yer, National Gallery idi. Ne zaman içim daralsa, City University'den çıkar, metroda aktarma yapıp soluğu National Gallery'de alırdım. Monet'in tablolarından birinin önünde bir bank da vardı. Sanki beni düşünüp de o taburenin özel olarak koymuşlar gibi davranmak pek hoşuma giderdi. Tablolarımın önünde kendimce hayallere dalmak, tek lüksümdü.
Eve dönüş vakti geldiğinde de, paramın yettiği tüm Monet kitaplarını aldım."

 

Yukarıdaki bütün sözler Jülide ERGÜDER'in kaleminden 27 Ocak 2003, Pazartesi günü Hürriyet gazetesinde yayınlandı.

 

Bütün güzellikler insanlar içindir.

Sanatı sevelim, sevdirelim, birlikte estetiğe yönelelim.

Günleriniz renkli ve aydınlık olsun!

 

Yakup YURT

Brüksel, 05 Aralık 2005

 


00:44 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

04/12/2005

DOĞAN AVCIOĞLU(1926-4 Kasım 1983)


Bilgi : 1926 yılında Bursa'da doğan, gazeteci, yazar, düşün ve siyaset adamı Doğan Avcıoğ1u           4 Kasım 1983'te İstanbul'da öldü.

Fransa'da iktisat ve siyasal bilimler öğrenimi gördükten sonra 1955'te Türkiye'ye döndü ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde asistan oldu.    

1956' dan itibaren haftalık Akis ve Kim dergilerinde, Ulus gazetesinde yazılar yazdı. Muhalefet-iktidar ilişkilerinin iyice sertleştiği günlerde Akis dergisini yönetti.

27 Mayıs harekatından sonra CHP'den Kurucu Meclis'e üye seçilen Avcıoğlu, 1961 Anayasası’nın hazırlanmasına da katkıda bulundu.

Avcıoğlu 1961'de Mümtaz Soysal ve Cemal Reşit Eyüboğlu'yla birlikte kurduğu, yayımını 1967'ye değin sürdürdüğü Yön dergisiyle 1960 sonrası siyasal düşünce ortamında etkin bir rol oynadı. Yön dergisinde yayımlanan yazılarında bir tür "Kemalist sosyalizm" anlayışını savundu. Kemalist devrimlerin altyapıda sürdürülmesini vurgulayan görüşlerinin yanı sıra Yön'deki yazılarıyla özellikle ırkçılığa ve Turancılığa karşı da mücadele veren Avcıoğlu, "Türkiye orduya dayanarak ve ordunun desteğiyle gericiliği ve gericileri yenmesini bilecektir" diyordu.

1963-1965 arasında Türk-İş Araştırma Merkezi müdürlüğü, 1968-1969 yıllarında ise CHP Yüksek Danışma Kurulu üyeliği yaptı. Sosyalist Kültür Derneği'nin kurucuları arasına yer alan Avcıoğlu kapitalizme ve emperyalizme karşı ekonomik bağımsızlığı savundu.

1971 askeri müdahalesine kadar çıkardığı haftalık Devrim gazetesinde yayımlanan yazılarında "devrim"in Kemalist aydınların yol göstericiliğinde ve Kemalist askerlerin öncülüğünde geniş bir cephe tarafından gerçekleştirilebileceğini öne sürdü.

12 Mart'ta "orduyu başkaldırmaya teşvik" iddiasıyla Korgeneral Cemal Madanoğlu'yla birlikte yargılanan ve beraat eden Avcıoğlu 1973'te siyasal yaşamdan çekildi.

1968'de yayımlanan ve gördüğü ilgi yanında yoğun eleştirilere de hedef olan Türkiye'nin Düzeni adlı yapıtıyla 1969 Yunus Nadi Armağanı'nı alan Avcıoğlu'nun başlıca yapıtları arasına 31 Mart'ta Yabancı Parmağı (1969), Devrim Üzerine (1971), Milli Kurtuluş Tarihi (UC kitap, 1974-1975), Türklerin Tarihi (beş kitap, 1978-1982) sayılabilir.

 

Yorum : 68 Kuşağını etkileyen, bilgilendiren, bilinçlendiren ve birikimiyle yönlendiren üretken ve dürüst aydın Doğan Avcıoğlu ağabeyi rahmetle anıyor, bıraktığı yerin hâlâ boş olduğunu ve doldurulamadığını üzülerek ifade ediyorum. Seni eleştirenler senin çeyreğin kadar olabilselerdi bu hallere gelirmiydik hiç? Bir kurnazlığını affetmiyeceğim Doğan abi, kusura bakma! Allah ömürler versin, hâlâ hayatta olan babamla aynı yılda doğmana rağmen, tam da Turgut Özal'ın iktidara geleceği 1983 senesini seçtin ölmek ve o günden bu güne olanları görmemek için… Zamanında gitmesini bildin, seni uyanık seni!

 

Bilgi derleme ve yorum : Yakup YURT/Brüksel, 4 Aralık 2005

 


13:52 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

03/12/2005

Pierre-Auguste Renoir (1841-3.12.1919)

Bugün izlenimci (empresyonist) resim sanatının ölümsüz ve unutulmaz ismi Renoir'ın ölüm yıldönümü.

Bu dahi ressamın babası taş yontucusu, annesi terziydi.

Altı çocuklu aile 1845 yılında Paris'e yerleşiyor.

1854 yılında Renoir ressam çırağı olarak çalışmaya başlıyor; çiçek ve porselen tabak resimleri yapıyor.

1958 yılında, yani on yedi yaşında, kumaş tual üzerine resim yapmıya başlıyor.

1862 yılında Güzel Sanatlar Okulu'na giriyor. Orada Sisley, Bazille ve Monet gibi ressamlarla tanışıyor. Monet'den müthiş etkileniyor. Bütün bu ressamlar Delacroix, Corot, Courbet'ye hayranlar; fakat Edouard Manet'ye tapıyorlar.

1864 yılında Diaz de La Pena ile tanışıyor. Açık havada resim yapmaya ve paletini aydınlatmaya yönleniyor.

İlk yapıtlarında Courbet'nin etkisi gözleniyor. Aynı yıl, Paris'te ilk sergisini açıyor.

İki olumsuz yanıttan sonra, 1868 yılında nihayet Fransız Sanatçılar Salonu'na kabul ediliyor. Orada "Lise à l'ombrelle-Güneş şemsiyeli Liza" tablosunu sergiliyor.

Yıllar birbirini kovalıyor. Bu arada başarısız sergiler ve deneyimler yaşıyor. Bir türlü beklediği ve hak ettiği ün ve paraya kavuşamıyor.

1877 yılında L'Impressionniste dergisini kuruyor ve bu dergide çağdaş sanatın ilkeleri başlıklı makalesini yayınlıyor.

1880 yılında sağ kolu kırıldığı için belli bir süre sol eliyle resim yapmaya başlıyor.

1881 yılında İtalya seyahatında Raphaël'in ve primitiflerin (ilkelci) yapıtlarıyla ilgilenmeye başlıyor ve etkileniyor.

1883 yılında empresyonizmden gitgide uzaklaştığı farkediliyor.

1886 yılında üstadın 32 tablosu New-York'ta sergileniyor ve Amerikan piyasası izlenimci ressamlara açılmış oluyor.

1888 de Cézanne ile buluşuyor ve nü (çıplak kadın) tablolar gerçekleştiriyor. Yapıtları Rubens ve Watteau'yu anımsatıyor.

1888 Aralık ayında ortaya çıkan ani artrit hastalığı (eklem yangısı) nedeniyle ellerini kullanamaz hale geliyor.

1898 yılında sağ kolu felç oluyor. Sağlığı her geçen gün bozuluyor.

1903 yılında inzivaya çekilip, vahşi zeytinlikler arasında resim yapmaya devam ediyor. Ressamın egemen rengi kırmızı olarak beliriyor.

Sağlık kaybedilse de güzellik üretmeye devam edilebilir mesajı veriyor.

3 Aralık 1919'da, yanı 86 yıl önce bugün, vefat ediyor.

Dünyamızı ardında nefis renkler bırakarak terkediyor.

Acaba izlenimlerini ötedekilere de resmediyor mudur?

Bana sanat tarihi dersini sevdiren bir ressam ölmüş olabilir mi sizce?

Tabloların kadar aydınlık nurlar içinde yat, toprağın bol olsun, büyük üstad!

 

Yakup YURT – Brüksel/03.12.2005


18:16 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

02/12/2005

İNTİHAR KOMANDOSU BELÇİKALI MERYEM

Brüksel'de evimin karşısında "Ane Vert-Yeşil Eşşek" tabelalı bir Belçika kahve-lokantası var. Bana Türkçe "komşu" kelimesiyle hitap eden patronu ile münasebetlerim iyidir. Adam seçicidir, ama kesinlikle ırkçı değildir. Fırsat buldukça uğrar, kendisiyle havadan sudan sohbet ederim. Aramızda düzgün ve seviyeli bir diyalog olagelmiştir. Bu mekanın bir özelliği de, bütün müdavimlerin büyük bir aile oluşturmasıdır. Yemekleri, şarapları ve fon müziği vasatın epeyce üzerindedir.

    ***

    "Yeşil Eşşek" mekanının müşterilerinden birisi de Michel isminde Belçikalı bir avukat arkadaşım var. Kendisi Belçika'nın güneyinde Hainaut vilayetindeki Charleroi şehri barosuna kayıtlı. Valon bölgesine dahil olan bu bölgede ekonomik kriz ve işsizlik müthiş boyutlarda. Yani Belçika genelinde yüzde 10'lar civarındaki olan işsizlik oranı burada yüzde 30'lara yaklaşıyor. Ahlaki değerler yozlaşıyor. Hafta sonları Brüksel hovardaları o bölgenin diskotek ve dans salonlarına yönleniyor. Avukat arkadaşım "Yakup, gel gidelim, 1000 Belçika Frangı (yaklaşık 25 Avro) harca, yeme-içme masraflarını karşıla yeter, al istediğini götür" dediğinde, şaşakalmıştım.

    ***

    Dün Belçika gazetelerinin birinci sayfalarını Charleroi'lı, Muriel Dagauque isimli genç bir bayanın fotoğrafları süslüyordu. Küpeli, dudakları boyalı, hoş tebessümlü, gözleri siyah sürmeli, İşte bu genç ve güzel (Avrupalı) kadın, 9 Kasım tarihinde Bağdat yakınlarında, Amerikan ordusuna ait bir konvoya saldırı düzenlerken ölen çılgın intihar komandosuymuş. Gazetelerdeki fotoğrafında kaç yaşında olduğu belirtilmiyor. Geçen Temmuz ayında 38 yaşındaymış. Belçika kamuoyu bu güzel yüzle geçen Perşembe günü tanıştı.

    ***

    Ve acımasız kampanya bütün haşmetiyle harekete geçti. Zavallı Charleroi'da doğmuş, Charleroi'da büyümüş, Charleroi'da kahvehanede ve fırında çalışmış. Sosyal konutlarda oturan fakir bir ailenin kızıymış. Önce bir Türk ile evlenmiş ve böylece İslam dini ile tanışmış. Fakat ilk aşamada tavır ve davranışlarında hiçbir köktencilik gözlenmemiş. Sadece Muriel olan hıristiyan adını islami Meryem ile değiştirmiş. Sonra Türk kocasından boşanmış.

    ***

    Boşandıktan sonra, dört yıl önce, kendisinden yedi yaş küçük Fas asıllı bir Belçikalı olan İssam Goris isminde bir kişi ile tanışmış. Genç adam Muriel'i Fas'a götürmüş, daha sonra  tekrar Belçika'ya gelmiş ve Brüksel'de Gare du Midi yakınlarında bir semte yerleşmişler. Geçen Ağustos ayında İssam ve Muriel Irak'a gitmişler. Türkiye ve Suriye üzerinden otomobilleriyle. Irak'ta, Muriel'in gerçekleştirdiği söylenen suikastten önce, kocası İssam Goris  Amerikalı askerlerce öldürülmüş. Muriel annesine en son geçen Ekim ayında Suriye'den telefon etmiş. "Belçikalı bir bayan terörist dediklerinde, o kişinin kızım olabileceğini tahmin ettim" diyor annesi basın mensuplarına. Çarşamba günü saat 6 civarında polisler eve geldiklerinde "kızım için mi geldiniz" dediğimde şaşırdılar diyor annesi.

    ***

    Müslüman toplum potansiyel olarak içinde terör barındıran bir bütün gibi sunuluyor medyada. Müslümanlar ise korkulması, uzak durulması gereken insanlar. Komünizmin çöküşünden ve İkiz Kuleler olayından sonra yeni bir evrensel düşman yaratıyor kendisine kapitalist sistem. Ve İslam dinine mensup insanları monolitik bir bütün olarak sunuyorlar. Genelleme mekanizması hiçbir engel tanımıyor. Örneğin benim gibi laikleri kasten unutuyorlar. Medya terörü herkesi herşeye inandırıyor. Yaratılmak istenen ve bence neredeyse yaratılmış olan sabit fikir şöyle formüle edilebilir : "İyilik, güzellik, barış Batıda; kötülük, çirkinlik, şiddet İslamda." Ve bunun mantıkı devamı olan "Öyleyse günah bizden gitti, onları dövebiliriz"!

    ***

    Bu ekonomik kriz döneminde, Batılılar, yani buranın yerlileri içinden çoğunlukla yaşlılar, emekliler, işsizler, fakirler, dar gelirliler kırk yıldır bu ülkelerde yaşayan göçmen yabancıları sevmiyorlar. Medya destekli ırkçılık Avrupa genelinde yükselişte. Hedefte varsa yoksa müslümanlar. Ne yapsalar suç. Onları olumsuzlukların sebebi olarak görüyorlar. Uyumsuzlukla suçluyorlar. Sistem bir kez daha kurbanlarını yargılıyor…

    ***

            Bataklık kurutulmuyor, sivrisinekler öldürülüyor. Fakirlik, cehalet, adaletsizlik devam ettiği sürece terörü önlemenin imkansız olduğunu çok iyi biliyor yetkili merciler. Amma velakin önlemek istermiş gibi konuşup, tam tersine gelişmesi için herşeyi yapıyorlar. Kapitalist ekonomik sistemin çarkları dönmeye, çokuluslu şirketlerin kasaları dolmaya devam ediyor. Ta ki alternatif bir sistem gelişinceye kadar. Bu arada olan tüm dünyanın fakirlerine oluyor. Fakirler kan kaybederken, zenginler korkarak yaşamaya devam ediyor. Bir gece kar yağıyor, Brüksel sokaklarında iki evsiz insan ölüyor. Sosyal haklar "cenneti" Belçika'da iki bin, AB'nin başkenti Brüksel'de bin iki yüz evsiz varmış. Bir CPAS müdiresi (Sosyal Yardım Sandığı) gerekli her türlü önlemin alındığını, fakat kışın herkesi gafil avladığını söyleyebiliyor. Brüksel'de metroda ve yollarda dilenciden geçilmiyor.

    ***

    Bir yandan ulus-devlet, milliyetçilik, Atatürkçülük gibi değerler öldü; şimdi evrensellik, globalleşme devri diyeceksiniz, sonra da şu pisliği, şu bombalama, şu intihar eylemini yapan kişi Türk, Faslı, Belçikalı, şuralı, buralı diyeceksiniz. Kim olursa olsun, yapan bir insan sonuçta ve mutlaka fakir bir insan! Fakir, mutsuz ve gelecekten umutsuz. Canından başka kaybedecek birşeyi kalmayan… Hiç kimsenin dili terörü besleyen sömürü düzenidir, adaletsiz uluslararası ekonomik düzendir demeye varmıyor nedense!..

    ***

    Ne gereği vardı Meryem : Ölmeseydin, belki bir yemek ısmarlardım bir gün sana ve terörün çare olmadığını anlatırdık birlikte!

 

Yakup YURT / Brüksel, 02.12.2005


12:05 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |