29/11/2005

Her Yerde Kar Var

Her Yerde Kar Var

Söz : Fecri Ebcioğlu / Müzik : Salvatore Adamo

Her yerde kar var

Kalbim senin bu gece

Her yerde kar var

Kalbim senin bu gece

Belki gelirsin sen

Bakarken pencereden

Gözler yalnız özler

Karda senden izler

 

Yürümek karda zordur

Gelirsen bak aşk budur

Dönsen köşeden şöyle

Şarkı söylerim böyle

Yağma kar dur artık

Bak dondu kalbim

Yağma dedim dur

Belki gelir sevgilim

 

Gözyaşım dur düşme

Gelmeyecek düşünme

Kes ağlamayı artık

Bak oldu bana yazık

Karda zordur yürümek

Anladım gelmeyecek

Dünya oldu bana dar

Neden yağdın söyle kar

AB'nin başkenti Brüksel'de soğuktan ölen iki evsizin anısına…

Fransızca idarî hukuk dilinde, sokakta yaşayan, bu evsiz kişilere ne deniliyor, biliyor musunuz? SDF'ler : Yani "ikameti sabit olmayan" anlamına gelen "sans domicile fixe"

Zaten hep "İnce ince bir kar yağar, fakirlerin üstüne!"

Derleme ve yorum : Yakup YURT

Tombe la neige...  >>>Tıklayın




23:24 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

18/11/2005

Rubai

Kim demiş haram nedir bilmez Hayyam?

Ben haramı helali karıştırmam.

Seninle içilen şarap helâldir,

Sensiz içtiğim su bile haram!.

Ömer Hayyam'dan Dizeler

Aktaran : Yakup YURT


11:26 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

14/11/2005

ÖEK ÜÇLÜSÜNE NE OLDU?

 

 

27 Ekim 2005 günü Paris'in kuzey varoşlarında başlayan göçmen gençlerin isyanı yayılıyor. Herkes korku içinde. ÖEK Fransa Cumhuriyetinin kuruluş felsefesini simgeleyen Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik sözcüklerinin kısaltması. Bu üç kavram pek uğramamış varoşlara uzun zamandan beri. Halbuki okullarda hâlâ ezberletiliyorlar gençlere.

Peki bu gençler kim? Ezici bir çoğunluğu Fransa'da doğan ve büyüyen, Kuzey Afrika kökenli Fransız vatandaşı, işsiz, güçsüz, parasız, hayalsiz ve umutsuz gençler.

Ki onlar, birer saatli bombaydılar ve patladılar!

Araba alamayan, araba çalan, araba yakan gençler..

Gençlere hodri meydan çeken, onlara "pislik", "ayaktakımı" diyen, Macar kökenli Fransa içişleri bakanı Nicolas Sarkozy'e meydan okuyan, savaş açmış gençler. Gelecekten umudunu kesmiş, sistemle kavgalı, hırçın gençler!

Şiddetin çare olmadığını düşünemeyen, uslu durmaktan bıkmış, usanmış gençler!

***

Gençler dünyanın her yerinde aynıdır. Aceleci, kıpır kıpır, sabırsız, idealist.

Erişkinlerin kendilerine sunduğu düzeni beğenmezler.

Çünkü zaman süreci içinde beklenti algılamaları değişmiştir. Tüketim alanları çoğalmış, alışkanlıkları başkalaşmış, taklitçilik ve benzeşme yaygınlaşmıştır. Kendin olabilmek ve kendi olarak kalabilmek zorlaşmış ve neredeyse imkansızlaşmıştır. Globalleşen dünyada toplumsal altyapı ve teknoloji insanları hazan yaprakları misali savurmaktadır. İnsanlar arası ve aile içi ilişkiler nitelik değiştirmiştir. Hazırlıksız yakalanan dünya ve insanlarlarımız ya çaresiz bir çırpınışta, ya da olumsuz bir teslimiyet içindedir.

Ahkâm kesen çoktur, ama çare üreten yoktur.

***

Gençler ekonomik sorumlulukları olmadığından saftırlar, temizdirler…Kirlenmeye zamanları olmamıştır henüz. Bir Fransız atasözü "Gençler bilmez, yaşlılar bilir yapamaz" der. Gençlikte deneyim ve ekonomik güçten, yaşlılıkta sağlıktan yoksundur ademoğlu.

Dünyaya eleştirel bakarlar, dünyayı kendilerince şekillendirmek isterler, ütopyaları vardır.

Uçukturlar, uçarıdırlar…

Umut ederler, hayal görürler, hayallerinin peşinden koşarlar.

Tutuculuğa karşı yenilikçidirler.

Bu insanlık tarihinin her döneminde böyle olmuştur.

Kuşaklar, kültürler, uygarlıklar, diller, dinler, etnik gruplar, sosyal sınıflar arası sürtüşmeler ve çatışmalar olagelmiştir. Bu da son derece doğaldır.

***

İstemek güzeldir, güzel olmasına da, istekleri somutlaştırmak için gerekli maddi ve manevi olanaklar herkese eşit olarak verilmemiştir. Adalet eşit dağıtılmamıştır. Dürüst, namuslu, iyi ahlaklı, faziletli, sabırlı, inançlı olmak yetmemektedir. Herkeste derviş sabrı yoktur. Fırsat eşitliği gerçek ve iktidara ulaşma yolları açık olmalıdır. Irkçılık ve ayrımcılık 21. yüzyıl dünyasına yakışmamaktadır.

***

Çocuklarımızı ahlaki ve mesleki  yönden geleceğe hazırlamak bizim görevimizdir.

Onların aile yuvalarımızı ve içinde yaşadıkları toplumu güzelleştiren hoş kokulu ve renkli birer çiçek olmasını istiyorsak, bahçıvan ciddiyetiyle çalışmak zorundayız.

"Ne ekersen onu biçersin" felsefesi evrensel doğruluk içermektedir.

***

Fransa'da "Göçmenlerin Yaşam Şekilleri" konusunda 3 yıl araştırma yapan sosyolog Prof. Dr.Semra Paşazade'den öğrendiğimize göre "Araştırma gösterdi ki homjen kültür yok. Tekil vatandaşlık anlayışı kırılıyor. Çok kültürlü, modern yaşam şekline adapte olsa da sisyasiler göçmenlerden sadece oy istedikleri, haklarını vermedikleri için isyan çıkıyor. AB'nin başkenti Brüksel'de, Almanya'da da yaşandı. Araştırma bu hareketin AB'ye yayılacağını gösterdi. Gettolara itilmiş insanlar aslında bir hapishane hayatı yaşıyor. Sabah işe gidiyorlar, gece hapishanelerine dönüyorlar. Belirli bir mahallenin ötesinde kabul görmüyorlar."

Bu satırlar bir hastalık teşhisidir.

İlaçlar sigorta kapsamında değildir ve eczanelerde satılmamaktadır : Sevgi, Saygı, Hoşgörü.

Günde üç kez ve damardan!.

Gençlere iş verin, para kazansın, kimlik sahibi olsunlar.

Hayal kurabilsin, geleceğe umutla baksın, yuva kurabilsinler.

 

Yakup YURT

Brüksel, 14 Kasım 2005


23:14 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

Orhan VELİ (13 avril 1914-14 novembre 1950)

AYRILIŞ                                                      

Bakakalırım giden geminin ardından;          

Atamam kendimi denize, dünya güzel;         

Serde erkeklik var, ağlayamam.                  

SEPARATION

Mon regard se perd derrière le bateau qui s'en va;

Je ne puis me jeter dans la mer, le monde est beau;

La virilité ancrée dans ma tête, m'empêche de pleurer.

Orhan Veli

Traduit du turc par : Yakup YURT

POUR VOUS

Pour vous, mes frères humains,

Tout est pour vous ;

Et la nuit, et le jour sont pour vous ;

De jour la lumière du jour, de nuit le clair de la lune ;

Au clair de la lune les feuilles ;

Sur les feuilles la curiosité ;

Sur les feuilles la raison ;

Sur la lumière du jour mille et un verts ;

Et les jaunes et les roses sont pour vous ;

Le contact de la peau avec la paume,

Sa chaleur,

Sa tendresse,

Le confort du sommeil ;

Les bonjours sont pour vous ;

Pour vous les mâts qui se balancent dans le port ;

Les noms des jours,

Les noms des mois,

Les peintures des canots sont pour vous ;

Pour vous le pied du facteur,

La main du potier ;

La sueur qui s’écoule des fronts,

La balle tirée sur les champs de bataille ;

Pour vous les tombeaux, les pierres tombales,

Les prisons, les menottes, les peines de mort ;

Pour vous ;

Tout est pour vous.

Orhan VELİ

Traduit du turc par : Yakup YURT

Orhan Veli Kanık, 13 Nisan 1914 tarihinde  İstanbul'da doğdu. Galatasaray'da başladığı öğrenimini, babasının atandığı Ankara'da Gazi İlkokulu ve Ankara Erkek Lisesi'nde sürdürdü. Lise sıralarında Oktay Rifat ve Melih Cevdet'le  arkadaş oldu. Liseyi bitirince İstanbul'a dönerek, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi (1932), ancak yüksek öğrenimini yarım bıraktı (1935). 1936'da Ankara'ya döndü ve askere gidinceye dek PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Milletlerarası Nizamlar Bürosunda memurluk yaptı. Yedek subaylığını tamamlayınca, iki yıl kadar, yine Ankara'da, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda çalıştı. 1947'de, Hasan Âli Yücel'in yerine Reşat Şemsettin Sirer'in bakan olarak atanması üzerine, Milli Eğitim Bakanlığında "antidemokratik bir hava" esmeye başladığını söyleyerek, görevinden istifa etti. 1 Ocak 1949-15 Haziran 1950 tarihleri arasında yirmi sekiz sayı süren, on beş günde bir yayımlanan, iki sayfalık ' Yaprak'  dergisini çıkardı. Yaprak dergisi serüvenini sürdüremeyeceğini anlayınca Ankara'dan ayrılıp İstanbul'a gitti. Gene o yılın kasım ayı içinde, bir haftalığına geldiği Ankara'da, 10 Kasım 1950 gecesinde, yolda, onarım için kazılmış bir çukura düşerek ayağından yaralandı. İstanbul'a döndükten sonra, bir arkadaşının evindeyken, durumu birdenbire kötüleştiği için kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde, 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü, Rumelihisarı Mezarlığı'na gömüldü. (www.siir.gen.tr)

Yasayan oluleri yasama baglayanlar hiçbir zaman olmezler.

Beni yasama baglayanlardansin.

Yasayan birçok insandan daha çok varsin

Mekanini raki kokulari ve marti çigliklari sarsin...

Yakup YURT

Bruksel, 14 Kasim 2005

 


12:07 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

12/11/2005

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Tomurcuklar yeniden açarken

Yeni zaman gençliğinin

Işık saçmaya başlayan

Eski kenti sarmaladığı an

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Kış onu bırakıp giderken

Güneş onun yeni uyanmış

Eski çatılarını okşarken

 

Gezdiğim meydanlarda

Gezdiğim sokaklarda

Esen rüzgarın uçurduğu

Müge kokusunu severim

Severim gezinmeyi

Tüm şehrin

Birbirine sokulan

Sokaklarında

Ben Paris’i mayıs ayında severim

 

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Gün doğarken

Sokaklar hafif bir uyku ardından

Rüyalara veda ederken

İşveli kızlar makyaj tazelerken

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Parlayan güneşi görmekten mutlu

Gizli bir alemin

Aniden canlandırdığı

 

Rüzgârın bana gürültüler taşıması

Hoşuma gider çeşit çeşit

Ve kapı kapı

Dolaştırılan dedikodular

Cıvıl cıvıl insan dolu sokaklarında

Kızlara asılarak

Gezinmeyi severim

Evet, ben Paris’i mayıs ayında severim

 

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Sahaflarıyla

Ve ilkbaharın geri getirdiği

Ressamlarıyla

Her yıl olduğu gibi rıhtımlarına

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Onu sulayan Seine nehrini

Ve daha binlerce ayrıntılar yüzünden

Anlatamadığım

 

Acımasız gecenin

Yeryüzüne barışı sermesini severim

Ve şehrin aydınlanmasını aniden

Parlayan milyonlarca ışıkla birlikte

Vitrinlere bakarak

Gezinmeyi severim

Gece beni sarmalar

Evet, ben Paris’i mayıs ayında severim

 

Charles AZNAVOUR : “J’aime Paris au mois de mai”

Çeviren : Yakup YURT-Brüksel, 10.12.2004


20:26 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

08/11/2005

AVRUPA BİRLİĞİ'NDE YEREL MANTIKLAR ORTAK AKLA HİZMET EDİYOR MU?

Belçika Federal Hükûmet İçişleri Bakanı Patrick Dewael (VLD) Danimarka'ya bir inceleme gezisine giderek, bu ülkenin göç politikasının özelliklerini yerel yetkililerden dinledi. Halbuki Danimarka'nın göç konusundaki yasaları büyük ölçüde bu ülkenin aşırı sağının etkisi ile yürürlüğe sokulmuş olma özelliğine sahip.

 

Avrupa Birliği makamları göç akımlarını nasıl denetleyebiliriz sorusuna yanıt ararken, Belçika bu alanda alçak profil sergiliyor.meye devam ediyor. Bolluk ülkesi gibi algılanma sonucu binlerce insanın yasadışı yollardan Belçika'ya gelmesinden endişe ediliyor.

 

Belçika'nın bir göç politikası var mı?

I.Verhofstadt Hükûmeti tarafından 1999 yılında kararlaştırılan af yasası uygulaması sonucu yaklaşık 37500 kişi "kaçak" konumundan kurtulmuştu. Güvenlik veya sahtecilik gerekçesiyle 700 dosya daha savcılıklarda çözüm bekliyor.

 

Siyasi sığınmacı adayları arasında 3 veya 4 yıldır kesin karar çıkmasını bekleyenler bulunuyor. 15 Aralık 1980 tarihli yasaya istinaden Yabancılar Ofisi alınacak kararda tek yetkili kılındı. Bu husus Hükûmet programına gizli bir kloz olarak girdi. 16000 kişiyi ilgilendiren 12000 dosyanın incelemesi devam ediyor ve belki de idareye geniş bir manevra alanı bırakan o meşhur "istisnai koşullar" kriteri dikkâte alınarak af kapsamına alınabilirler.

 

Peki sayın bakan Dewael'in Danimarka gezisini bu kapsamda nasıl yorumlamak gerekir? Bilindiği gibi, başta aile birleşimi olmak üzere, Danimarka göç konusunda,Avrupa'nın en kısıtlayıcı uygulamalarına sahip ülkelerinden birisi olma özelliğine sahip. Siyasette hiçbir şey tesadüfi olmadığına göre, sayın bakanımız kendisini bekleyen birkaç pürüzlü dosyaya yaklaşmasına güç katacak bir ilham kaynağı aramaya gitmiş olabilir mi? Zira yaz aylarına kadar Belçika hukuk sistemini Avrupa Komisyonu'nun üç yönergesinin belirlediği asgari koşullara uyarlamak zorunda:

Bunlardan birincisi çatışma veya şiddet olaylarında arada kalarak mağdur olmuş kişilerin "ek korunmasına" ilişkin. Bu kavram yoruma oldukça açık.

İkinci yönerge aile birleşimiyle ilgili. Uluslararası kabul gören özel yaşam ve aile yaşamı hakkı bilhassa 'anlaşmalı evlilikler' nedeniyle ortaya çıkan göç baskısı yüzünden tam anlamıyla uygulanamıyor. Belçika'nın bu konudaki oldukça özgürlükçü rejimi devam edecek mi, yoksa yeni göç ve uyum koşullarına mı bağlanacak?

Üçüncüsü ise siyasal sığınmacıların karşılanmasıyla ilgili.

 

Belçika uluslararası alandaki yükümlülüklerini fazla göze batmadan yerine getiriyor, fakat yaptıklarının bilinmesi ise pek hoşuna gitmiyor. 1990'lı yıllarda insan kaçakçılarının  CPAS-OCMW adındaki Belçika sosyal yardım sandıklarının adreslerini dünyaya yaydıkları unutulmuyor. Bilindiği gibi 2000 yılında 42000 kişi siyasal sığınma başvurusunda bulundu. Parasal yardımının kaldırılması ile birlikte bu sayı 2004 yılında birden 15357 ye düştü. 11785 kişi ise uzaklaştırıldı, sınır kapılarından çevrildi veya gönüllü olarak döndü.

 

2003 Aralık ayında Belçika'nın günlük Le Soir ve De Standaard gazetelerinde yayınlanan makalesinde sayın bakan Dewael "kota sistemi içeren kontrollü göç" politikasına yeniden geçilmesini savunmaktaydı. Flaman işverenler uzun zamandan beri kapıların emek(çi) göçüne tekrar açılmasını talep ediyorlar. Valon işverenler ise nitelikli işgücünün kıtlığından yakınıyorlar. Bu konuda tartışma henüz açılmış değil, zira Başbakan Yardımcısı bayan Laurette Onkelinx (PS) işsizliğin yüksek oranda olduğu bir ülkede çalışma olanağının öncelikle ülkedeki işsizlere tanınması gerektiğini, ve bu kişileri yapacakları işlere hazırlayan mesleki eğitim kurslarına bir an önce başlanmasını savunuyor.

 

 

Avrupa ülkeleri bu tartışmanın içinden çıkamıyorlar. Fransa seçici bir göç politikasından yana, fakat siyasal sığınmacıların ve kaçakların ülkeyi istilasından çekiniyor. Halen 1 milyon kaçak barındıran İspanya tarihinin altıncı kitlesel affına hazırlanıyor : işverenlerinin sosyal ve mali yasalara uyması ve bunu en az bir yıl sürdürmesi halinde 800000 kişi geçici oturum hakkına kavuşabilecek. Yunanistan ve İtalya ise daha çok tarım işçilerine gerek duyuyorlar ve geçmişte bu nedenle yüksek sayıda kaçak işçiye hak tanıdılar. İngiltere ise siyasal sığınma hakkını beş yıl sonunda tekrar inceleme yapma, sığınmacının geldiği ülkenin siyasal durumunu yeniden değerlendirme koşullarına bağlı olarak tanıyor ve ekonomik sığınmacılar arasından da kendisine uygun olanları seçiyor. En nitelikli olanlar beş yıl sonra süresiz oturma belgesi alırken, diğerleri geçici oturma belgesi ile kalmaya devam ediyorlar. Danimarka ve Hollanda aile birleşimi hakkına çok katı kısıtlamalar koyuyor ve yeni gelenlere uyum koşulları dayatıyor. Almanya ise, eski SSCB ülkeleri vatandaşlarına kontrolsüz verilen binlerce vize skandalı içinde kıvranırken bu arada İspanya'yı Avrupa Birliği kapılarını açarak dürüst davranmamakla suçlamaya devam ediyor.

 

Evet Avrupa! Ama hangi Avrupa?

Hür Brüksel Üniversitesi (ULB) Avrupa Etüdleri Enstitüsü profesörü ve Odysseus Akademik Projesi koordinatörü bay Philippe de Bruycker'e göre "1997 Amsterdam Sözleşmesi'nden beri göç ve sığınma konuları ortak bir politika oluşturmaktalar. Fakat Avrupa Komisyonu (bürokratlar) ile Bakanlar Konseyi (siyasetçiler) arasında farklılıklar bulunuyor. Aile birleşimi konusundaki yönergenin üye ülkelere öylesine büyük manevra alanı bırakması sonucu ortak politika anlamını yitiriyor…" Geçen Ocak ayında yayınlanan Yeşil Kitap'ında, Avrupa Komisyonu nüfusun yaşlanması sorununa karşı koyabilmek amacıyla kontrollü ve ortak bir ekonomik göç politikası geliştirilmesi önerisinde bulunuyor. Fakat ülkelerin demografik (nüfusbilimsel) ve ekonomik gereksinimleri birbirinden farklı olduğu için kimse bunu dinlemek istemiyor.

 

Öyle olması da çok doğal bence! Birlik olmayan yerde dirlik olur mu hiç?   25 = 1 olabilir mi?

Yaşam çelişkilerden arındırılabilir mi? Evrensellik yerelliği inkâr etme anlamına mı gelir? Ülkelerin ekonomik çıkarları  açısından uyumun (entegrasyon) hangi boyutu sine qua non, yani olmazsa olmaz, bir koşuldur? İstenilen yasal  sisteme uyum mudur, yoksa kültürel asimilisayon mu? Örneğin benim 38 yıldır sürekli olarak içinde yaşadığım bu ülkeye uyumluluk veya uyumsuzluğumun derecesini kim veya kimler hangi kriterlere göre ölçme hakkına sahiptirler?

 

Bırakın canım. Güldürmeyin insanı… Yasaları eşit uygulayın yeter. Bırakın da insan gibi yaşasın tüm insanlar! Elimiz kolumuz olduğu kadar, gönlümüz ve beynimiz de var… Sadece işgücü olarak değil insan olarak algılanmayı bekliyor ve istiyoruz. Ne eksik, ne fazla. Mevlâna'yı, Yunus'u, Anadolu hümanizmasını, Atatürkçülüğü inceleyin, araştırın; bakın ne güzellikler çıkacak karşınıza insanlığa dair!

 

Yakup YURT – 18.02.2005


12:41 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

AVRUPA, AVRUPA, DUY SESİMİZİ

 

Her yıl olduğu gibi, bu yaz da, Türkiye'deydim. Sanki ben bülbülmüşüm de, Belçika altın kafesmiş misali öttüğümde vatanım derim, başka bir şey demem her nedense! Köyüm Umurbey'deydim bir buçuk ay süreyle. Anamın dizinin dibinde çay içerken, Gemlik körfezinde güneşin batışını izlemeye doyum olmaz. Marmara'dan meltem eser, kırlangıçlar süzülürken bulut bulut saçak altlarındaki yuvalarına doğru… İncirler ballanırken dallarda, üzümler sallanır salkım salkım bağlarda. Bir sonraki zeytin rekoltesinden umutlu olan hasbıhal ettiğim köylülerim mutluydular. Zira Umurbey'de zeytinler kasım ayında toplanmaya başlanır ve bütün büyük alışverişler "kasıma veresidir". Zeytin verimi iyi olursa yüzler güler, olmazsa suratlar asılır. Tebessüm bile arz-talep kanununa tabidir sanki…

 

İyi güzel de, zaman geçmek bilmedi bir türlü. Muhatap bulamamaktan dolayı. Herkes işinde gücündeydi; bana  ayıracak zamanları olamazdı doğal olarak. Onlar çalışıyor, sen tatildesin. Yanlış zamanda, yanlış yerdesin. Seninle mi uğraşacaklar! Kocaman adamsın, tuzun kuru, paran cebinde, keyfin gıcır. Deniz, göl, kaplıca yakın, ulaşım kolay. Bursa, Gemlik, Orhangazi, Yalova, İstanbul, İznik, Mudanya, Tirilye, Armutlu, Bandırma, Erdek, vs…günübirlik gezilebilecek mesafedeki güzellikler.

 

  Ama ben gezmedim : Hiçbir yere gitmedim. Köyümden dışarı çıkmadım.

 

  Yalan  söyledim farkında olmadan, özür dilerim. İki kez Gemlik Migros'a kitap almaya gittim. Ne bulabildiysem aldım. Tatilim okumakla geçti. Belçika'ya bir bavul okunmuş kitapla döndüm. Şimdi okuma sırası hanımda. Turgut Özakman'ın yazdığı Bilgi yayınevinde çıkan "Şu Çılgın Türkler" başlıklı belgesel romanının 28.basımını okudum. 748 sayfa, ama son 60 sayfası notlar ve kaynakçaya ayrılmış kalın bir kitap. Üç günde okudum. Duygularım kabardı, gözyaşlarım taştı. Ayrıca yazarın kendisini birkaç televizyon söyleşisinde izleme imkanım oldu. Tanışmış gibi oldum, o güzel kültür ve yazın insanıyla.

 

  "…Özakman'ın kitabı, tarihsel bir gerçeğin güzelim bir Türkçeyle roman diline dönüştürülmesidir." diyor İlhan Selçuk. "Hiç 688 sayfa boyunca gözlerinizin sürekli dolduğu oldu mu? Hiç, bir kitap boyu acıyı, kederi, gururu ve zaferi akıl almaz med-cezirler arasında adeta yaşadığınız oldu mu?.. Hiç, hıçkırıklarınızdan övünç duyduğunuz oldu mu?.. Benim oldu. Elleri öpülesi Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler kitabını okurken." değerlendirmesinde bulunuyor Ümit Zileli.

 

  Önce Çılgın sözcüğünün anlamına bir bakalım : 1. Aşırı davranışlarda bulunan, deli, mecnun. 2. Çok büyük, aşırı, olağanüstü (TDK, Türkçe Sözlük, 1.Cilt A-J, s475). Bunu İngilizler söylüyor atalarımıza. Peki bu sıfata müstehak olmak için ne yapmış atalarımız?

 

  Osmanlı İmparatorluğundan o dönemde "hasta adam" olarak bahsedilmektedir. Osmanlı Devleti'ne ve Türklere karşı, ortaçağın haçlı anlayışıyla yeni çağın ürünü emperyalizmi kaynaştıran acımasız bir politika uygulanacaktır. İstanbul işgal altındaır. Asker, sivil birçok yönetici Malta'ya sürülür. Türlü ayrılıkçı dernekler kurulmuştur. Bazı ümitsiz aydınlar ise mandacılıktan başka çıkar yol görmemektedir. İhanet kol gezmektedir. Çöküş ve çözülüş dönemi bütün şiddetiyle devam etmektedir. 1918 yazında 36. padişah olarak tahta çıkan Vahidettin devletin ve tahtının geleceğini dönemin süper devleti İngiltere'nin lütfuna bağlamıştır. Aklına onurlu, başı dik, bağımsız bir Türkiye gelmez. Tek güvendiği kişi ablasının kocası sadrazam Damad Ferit'tir. Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkar. Orta Anadolu'nun küçük bir bölgesine sıkıştırılan halkı işgale tepki göstermeye çağırır. Halk yoksul ve perişandır. İçine kapanmıştır. Bütün olumsuzluk ve yetersizliklere rağmen, Türkler bir "çılgınlık" yaparlar ve Misak-ı Milli'yi kabul ve ilan ederler. "Bölünmez, bağımsız, hür ve çağdaş bir Türkiye" kararı verilir. Akan onca kan ve gözyaşına rağmen, engeller sabırla tek tek aşılır, mucize gerçekleşir ve mutlu sona ulaşılır.

 

Emperyalizme karşı verilmiş ve kazanılmış ilk kurtuluş savaşıdır bu. Yer Bursa Şark Tiyatrosu. Gün Türkiye'nin barış görüşmeleri için Lozan'a davet edildiği gündür. Kürsüde M.Kemal Paşa salonu dolduran öğretmenlere hitap etmektedir. "Dünyanın hiçbir kadını ben vatanımı kurtarmak için Türk kadınından daha fazla çalıştım diyemez" diyerek onlara olan minnet borcunu ödemektedir. "Ordularımızın kazandığı zafer, sadece eğitim ordusunun zaferi için zemin hazırlamıştır. Gerçek zaferi, cahilliği yenerek siz kazanacak, siz koruyacaksınız. Çocuklarımızı ve geleceğimizi ellerinize teslim ediyoruz. Çünkü aklınıza ve vicdanınıza güveniyoruz! sözleriyle konuşmasını tamamlarken Nesrin'den Faruk'a "Seni zafer ve barış kadar seviyorum" yazılı bir kartpostal ulaşıyordu. Ve kurulan yeni cumhuriyetin vazgeçilmez şiarı "Yurtta barış, dünyada barış" olacaktı. Barış çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak için olmazsa olmazdı.

 

Çağdaş uygarlığı ise ne yazık (veya ne tuhaf) ki güçlü silahlara sahip Batı ülkeleri temsil ediyorlardı. II.Dünya Savaşı sonrasında "komünist tehdit" bahanesi ile T.C. Batı dünyasının kurduğu doğasına aykırı çeşitli ittifaklara yamandı. Bunun doğal sonucu olarak kendisini sevmeyen, kendisinden çekinen, İstiklal Savaşı'nda yendiği Avrupa ülkeleriyle müttefik olurken, komşularıyla ve dindaşlarıyla düşmane ilişkiler dönemine girdi. Son 40 yıllık süreçte ise Türkiye Avrupa'ya "ne olursun beni içine al" diye sürekli yalvaran ve bunun için anlamsız ve mantıksız tavizler veren bir ülke konumuna girdi. Halbuki hem Türkiye, hem de Avrupa Birliği ülkeleri doku uyuşmazlığının pekala farkındalar. Bunun medeniyetler çatışması ile bir ilgisi de yok kesinlikle. İslam dinine mensup 11 milyonu aşkın insan, Avrupa'nın içinde 40 yıldan bu yana Hıristiyan dünyanın demografik (nüfusbilimsel) sorunlarının çözümüne katkıda bulunuyorlar. Avrupa'nın işgücü ve beyin göçüne gereksinmesi gelecekte de devam edecek. Belki biraz daha seçici olarak. 2005'te, günümüz Avrupa'sı kendisiyle hesaplaşmasını tamamlayabilmiş değil. İç çelişkilerini aşamıyor. Hormonlu büyümenin zararları karşısında şaşırmış durumda. Dünyaya demokrasi ve insan hakları dersi veriyor, ama kendi içinde aşırı sağ, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının yükselmesine engel olamıyor. Kendi ayıplarından utanmıyor, ama mazlum ülkelerde ONG tabir edilen sivil toplum kuruluşları aracılığı ile "demokrasi ve insan hakları yokluğu veya azlığını" bahane ederek bu ülkelerin "aydınlarında" gereksiz kompleksler yaratarak, onları kendisine hayran bırakıyor ve ülkelerinden soğutuyor. Böylece hem kendi vicdanını rahatlatıyor, hem de kurtarıcılık payesine eriyor.

 

Berlin'deki o meşhur duvarın yıkılmasıyla çılgın bir dönem başladı. Tek kutuplu yeni dünya düzeninde "çılgın" bir globalleşme rüzgarı esiyor. Zengin, fakir herkesi kasıp kavuruyor her yerde. Kimse engel olamıyor. İnsani değerler bir bir yok oluyor. Bu furyaya, bu modaya direnenler tu kaka ediliyor. Çeşitli aşağılayıcı sıfatlar kullanılarak. Herşey sermayenin emrine veriliyor. Dünya dönmeye devam ediyor. Bireysel mutlulukların çok güzel, ama bencilliğin ne denli kötü bir şey olduğunu yavaş yavaş anlıyor insancıklar. Tüketim toplumunun ne denli acımasız bir hayal taciri olduğu  gerçeği ortaya çıkıyor her geçen gün. Dünyanın her yerinde egemen mutlu azınlıklar, işsiz, güçsüz ve mutsuz çoğunlukları nasıl etkisizleştirileceğinin arayışı içindeler. Türkiye işte böyle bir dönem ve ortamda AB'nin kapısında daha önceki adaylara uygulanmış olan modelin aynısı onurlu bir müzakerelere başlama tarihi bekliyor. Dönem başkanı İngiltere "savaş suçlusu" Hırvatistan'ı himaye eden Avusturya'yı bu akşam yapılacak toplantıda ikna edebilirse, yarın, yani 3 Ekim 2005 Pazartesi günü müzakereler resmen başlayacak. Ve ilk bomba nerede patlayacak biliyor musunuz? İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında büyük bir çılgınlık yaşanacak. AB'ci medya mutluluk çığlıkları atacak. Her şey sermayenin emrinde dedik ya.

 

Duygular mı ağır basacak, stratejik çıkarlar mı?

Bakalım nikah garantisi vermeyen AB nişanlanmaya razı edebilecek mi Türkiye'yi? Flört ne kadar sürecek ve sonuçta ayrılık mı olacak, izdivaç mı? Yaşanan süreç sonu belirsiz çılgın bir aşk hikayesi mi? Yerini nefret ve intikam duygularına bırakan bir ayrılık mı yaşanacak, yoksa mantık evliliğine mi gidilecek günün birinde? Qui vivra, verra! Yani yaşayıp, göreceğiz.     

 

Yakup YURT

Brüksel, 2 Ekim 2005

 


12:39 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (1) |  Facebook |

TUTARLILIĞA DAVET…

Tuhaf, bencil, maddeci, saygısız, sevgisiz, acımasız, vurucu-kırıcı bir dünyada yaşıyoruz.

Kuralsız, kanunsuz, güçlünün güçsüzü, zenginin fakiri, kuzeyin güneyi, erkeğin kadını, silahın ve paranın her şeyi ezdiği garip bir dünyada… Silah zoruyla globalleştirilen!

 

Bir yanda dünya nüfusunun küçük mutlu azınlığını oluşturan AB, ABD, Japonya, Kanada, Avustralya gibi GSMH kişi başına 20-30 bin dolar civarındaki ülkelerden oluşan zenginler kulübü. BM, NATO, IMF, Dünya Bankası, OECD, vb… kurumlarla dünyaya ağını örmüş örgütlü bir askeri ve ekonomik güç.

 

Hükmeden, kural koyan, ama kendi koyduğu kurallara kendisi uymayan, hesap vermeyen, hesap soran, kan ve gözyaşı akıtarak her geçen gün daha da büyüyen, insani duygulara kapalı bir sermaye imparatorluğu. "Minimum maliyet, maksimum kâr" düzeni. Uluslararası sermayenin spekülatif borsa diktatörlüğü. Para ağlatır ve güldürür, ama kendisi gülmez. İnsan ağlar, insan güler! İşyeri kapandığı için ağlayan çok insan gördüm Belçika'da. İşsiz kalan, rüyaları sönen. Örneğin Sabena'da, Vilvoorde Renault'da, vb…

 

Çoğulcu, demokratik, özgürlükçü, kendi içinde insan haklarına saygılı, sömürü düzeni sayesinde kendi içinde yaşayanlara sosyal adalet sunan, kendisini tutarlı, mantıklı, rasyonel, bilimsel gibi göstermeye çalışan "içerdekilere karşı kuzu, dışardakilere karşı aslan" bir sistem!

 

Sözde liberal. Zira bilindiği gibi özgürlük sözcüğünün Fransızca karşılığı "liberté", İngilizce karşılığı "liberty"dir ve liberal (özgürlükçü) sıfatı bu sözcükten türemiştir. Fransa Devletinin özünde "Liberté-Egalité-Fraternité", yani "Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik" yatar. New-York'taki  meşhur "Özgürlük Anıtı" özgürlükler dünyasının simgesidir aynı zamanda.

 

Şimdi nerden gerekti bunca mülahaza diyenler olacaktır.

Hemen aklıma gelen iki neden var.

 

Birincisi çeşitli Avrupa ülkelerinin Türk Onur Air uçaklarına koyduğu uçuş yasağı. Uçamazsın. Neden? Sebep yok. Nasıl yok? Bal gibi var. Türkiye gibi ülkelerde serbest rekâbetçi, özelleştirmeci felsefeyi savunan Avrupalı rekâbetten rahatsız. Hollanda rahatsız, Belçika değil! Anlayanlar anlamayanlara anlatsın… Mayıs ayının sonlarına yaklaşıyoruz, yakında 15-20 gün dinlenmeye gidecek tatilciler. Türk turizmini zarara uğratmak kimlere yarar sağlıyor acaba? Fransa'dan veya Hollanda'dan Avrupa Anayasası referandumunda bir "HAYIR" çıksın, siz  o zaman görün gümbürtüyü…Yok efendim ulusçuluk veya ulus-devlet ölmüşmüş, falan, filan! Büyük boğazlar küçük lokmaları severler de ondan : İşlerine öyle geliyor.

 

İkincisi ise Çin tekstil ürünlerine kota koyma düşüncesi. Neymiş efendim, Çin'de maliyetler çok düşükmüş, Avrupa tekstil sektörü bu fiyatlarla rekâbet edemezmiş. Tabii ki satacak. Sen how-know, teknoloji, silah satıyorsun ya! O da satacak tabii. Olmaz ha? Yasakla gitsin, engelle gitsin… Özgürlükçüsün ya, kota koyma özgürlüğün de var. Çinliler mallarını satamazlarsa aç kalırlar, ölürlermiş! Olsun. Hem abartma canım, insani yardım göndeririz olur biter! Güldürme beni liberal dünya…

 

Kendine gel Avrupa. Hastaya dürüst bir doktor edasıyla yaklaşmıyorsun. Niyetinin tedavi olmadığını bilmeyen mi kaldı? Terörle mücadele etmek istiyorsan işsizlere iş bul, fakirlerin karnını doyur. Lafla değil. Anlamsız kriterler dayatarak değil. Ekonomiler düzelince kriterler kendiliğinden düzelir. Göç ve iltica da durur, Batı da böylece "yabancılardan" kurtulur. Herkes kendi evinde rahat eder.

 

18 Mayıs 2005 – Yakup YURT

 


12:37 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

03/11/2005

BAYRAM GELDİ NEYİME !.

 

Akrep yelkovanı, günler geceleri kovaladı, bir Ramazan Bayramına daha ulaştık sağ salim. Şükürler olsun. Bütün Türk ve İslam âleminin bayramını candan kutlarım. Tüm sevdiklerinizle her şey gönlünüzce olsun.

Ben bu bayrama epeyce buruk giriyorum. Bu burukluğun çeşitli sebepleri var.

Pakistan'da ve Türkiye'de durmak bilmeyen toprak sarsıntıları, Amerika kıtasını kasıp kavuran tayfunlar, harap olmuş, ağlayan perişan insanlar. Fakirliğin gözü kör olsun. Ölen masum insanlar, ağlayan masum insanlar ve dünyanın egemen süper gücüne teslim olmuş çaresiz mazlum devletlerden oluşan, insanın içini burkan bir manzara…

Bunun adı global dünya, küreselleşme, evrensellik, çağdaş uygarlık, vs…vs… Yiyebilenlere afiyet olsun, ban almayayım izninizle! Dolarmış, Avroymuş, şuymuş, buymuş, sonuçta maddeye, paraya teslim olan ve maneviyatçı geçinenler utanmıyor musunuz çelişkilerinizden? Her şeyin makroekonomik istatistikler açıklanmaya çalışıldığı bir dünyaya mahkûm edildik hepimiz. Adam aranmıyor, adam olunmuyor. Kaç paralık adamsın deniliyor. Her şey pazarlık konusu… Çok yazık!

Büyüklerimiz bize öyle öğretmemişti. Küçüğe sevgi, büyüğe saygı, vatandaşlık onur ve gururu, laik dindarlık, azı paylaşma, yardımlaşma ve dayanışma seferberliği sayesinde kazanılan bağımsız bir vatan, yaratılan mağrur bir millet ve dalgalanan ay-yıldızlı bayrak : Bizim kutsallarımız bu değerlerdi. Söyler misiniz bunlardan geriye ne kaldı ?

Doğduğumuz ülke, Türkiye’miz, kan revan içinde…Her gün gencecik delikanlılarımız teröre kurban veriliyor. Ekranlardan taşan gözyaşları eşliğinde şehit cenazeleri kaldırılıyor. Ama insan hakları ve demokrasi savunucusu geçinen uygar dünya silah ticaretine acımasızca devam edebiliyor. Ve gıkı bile çıkmıyor entel dantel köşe kalemşorlarının.

İnternet sitelerinde tartışma öbekleri var. Ağlamakla gülmek arasında gidip gelerek sessiz sedasız izliyorum. Meğer ne bilgili, birikimli, deneyimli, ulema, edip, gazeteci, yorumcu insanımız varmış ta benim haberim yokmuş. Herkes her konuda haklı olduğu iddiasında. Herkes kendi mutlaklarını savunup, TEK gerçeğin kendisinde ve kurtuluşun kendi reçetesinde olduğu iddiasında. İki grup mevcut. Üniter ve laik Türkiye aleyhtarları ve aleyhtarları. Ve istisnalar dışında takiyye yapan, lafı eveleyip geveleyenler çoğunlukta. Ama hiçbir konuda anlaşamıyorlar. Komplo teorileri, tarih genel kültürü, nutuktan alıntılarla süslenmiş Atatürkçülük gösterileri, taktik ve strateji uzmanları, vb… Sonuçta doğaçlama yaparak birbirini taşlayan halk ozanları gibi ben dahiyim sen aptalsın tartışmaları. Tamam kardeşim sen haklısın, sen kazandın. Eeee n’olucak şimdi? Avrupa Türk Toplumunun 40 yıl sonra geldiği nokta seni mutlu ediyor mu ? Beni etmiyor. Sen bardak yarısına kadar dolu diyorsun, ben hayır boş diyorum. Evet maddi yarısı dolu, manevi ve kültürel-sanatsal yarısı boş.

Biz birbirimizi sevmiyoruz.

Yarımlığı tamlık sanıyoruz. Pohpohlanmayı çok seviyoruz. Büyük bir çoğunluk için olmak değil, gibi görünmek çok çok çok önemli. Herkes popüler olma sevdasında. Eleştiriye tamamen kapalıyız. Çünkü kendimize güvenmiyoruz. O yüzden de kolayca bölünüyor ve başkalarının oyununa geliyoruz. Filozof « akılsız dostum olacağına, akıllı düşmanım olsun » diyor. Düşmanlardan öğrenecek çok şeyimiz var bence. Kurtuluş cehalet ile mücadeleden ve kendimizi eğitmekten - öncelikle kadınlarımızı - geçiyor. Unutmayalım ki 40 yıldır Avrupa ülkelerinde yaşayan bizler çağdaş uygarlık düzeyine henüz ulaşamadık. Bu yüzden ikinci sınıf insan muamelesi görüyoruz ve hep ehven’i şerlerle, hiç yoktan iyidirler le avunuyoruz. Ve bu başarısızlık sadece fakirlikle açıklanamaz. Kendimize gelmemiz şart ; çocuklarımıza haksızlık ederek onların geleceğini de karartmayalım.

Dedim ya burukluk var üzerimde. Moralim bozuk. Hem de çok. Yeter artık. YETER YETER YETER… Ben mutlu değilim.

Bu yazımı bir şiirimle noktalamak istiyorum izninizle :

 

 

DEMOKRASİ ARIYORUM

 

Parlamenter çoğulcu sistemli

Avrupa Birliğinde yaşıyorum

Çoğunluğun koyduğu yasaları

İskele hamalı gibi taşıyorum

 

Demokrasinin öncelikli ilkesi

Çoğunluğun azınlıklara saygısı

Nerede bir insana eziyet edilse

Yüreğime taş gibi düşer kaygısı

 

Sayısal üstünlük neyi ifade eder

Rakamlar nitelik doğurmuyorsa

Çuval çuval un olsa neye yarar

Fırıncı lâyıkıyla yoğurmuyorsa

 

İşsizlik, parasızlık, yalnızlık kader mi?

Bunca bencillik ve acımasızlık niye?

Bin gözyaşı bir tebessüme değer mi?

İşte gidiyoruz Allah'a şükür diye diye !..

 

Eylül 1999

 

Hepinize daha güzel yarınlar ve daha aydınlık bir gelecek dilerim!

 

Yakup YURT

Brüksel, 02 Kasım 2005

 yakup.yurt@skynet.be

 


23:04 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |