08/11/2005

AVRUPA, AVRUPA, DUY SESİMİZİ

 

Her yıl olduğu gibi, bu yaz da, Türkiye'deydim. Sanki ben bülbülmüşüm de, Belçika altın kafesmiş misali öttüğümde vatanım derim, başka bir şey demem her nedense! Köyüm Umurbey'deydim bir buçuk ay süreyle. Anamın dizinin dibinde çay içerken, Gemlik körfezinde güneşin batışını izlemeye doyum olmaz. Marmara'dan meltem eser, kırlangıçlar süzülürken bulut bulut saçak altlarındaki yuvalarına doğru… İncirler ballanırken dallarda, üzümler sallanır salkım salkım bağlarda. Bir sonraki zeytin rekoltesinden umutlu olan hasbıhal ettiğim köylülerim mutluydular. Zira Umurbey'de zeytinler kasım ayında toplanmaya başlanır ve bütün büyük alışverişler "kasıma veresidir". Zeytin verimi iyi olursa yüzler güler, olmazsa suratlar asılır. Tebessüm bile arz-talep kanununa tabidir sanki…

 

İyi güzel de, zaman geçmek bilmedi bir türlü. Muhatap bulamamaktan dolayı. Herkes işinde gücündeydi; bana  ayıracak zamanları olamazdı doğal olarak. Onlar çalışıyor, sen tatildesin. Yanlış zamanda, yanlış yerdesin. Seninle mi uğraşacaklar! Kocaman adamsın, tuzun kuru, paran cebinde, keyfin gıcır. Deniz, göl, kaplıca yakın, ulaşım kolay. Bursa, Gemlik, Orhangazi, Yalova, İstanbul, İznik, Mudanya, Tirilye, Armutlu, Bandırma, Erdek, vs…günübirlik gezilebilecek mesafedeki güzellikler.

 

  Ama ben gezmedim : Hiçbir yere gitmedim. Köyümden dışarı çıkmadım.

 

  Yalan  söyledim farkında olmadan, özür dilerim. İki kez Gemlik Migros'a kitap almaya gittim. Ne bulabildiysem aldım. Tatilim okumakla geçti. Belçika'ya bir bavul okunmuş kitapla döndüm. Şimdi okuma sırası hanımda. Turgut Özakman'ın yazdığı Bilgi yayınevinde çıkan "Şu Çılgın Türkler" başlıklı belgesel romanının 28.basımını okudum. 748 sayfa, ama son 60 sayfası notlar ve kaynakçaya ayrılmış kalın bir kitap. Üç günde okudum. Duygularım kabardı, gözyaşlarım taştı. Ayrıca yazarın kendisini birkaç televizyon söyleşisinde izleme imkanım oldu. Tanışmış gibi oldum, o güzel kültür ve yazın insanıyla.

 

  "…Özakman'ın kitabı, tarihsel bir gerçeğin güzelim bir Türkçeyle roman diline dönüştürülmesidir." diyor İlhan Selçuk. "Hiç 688 sayfa boyunca gözlerinizin sürekli dolduğu oldu mu? Hiç, bir kitap boyu acıyı, kederi, gururu ve zaferi akıl almaz med-cezirler arasında adeta yaşadığınız oldu mu?.. Hiç, hıçkırıklarınızdan övünç duyduğunuz oldu mu?.. Benim oldu. Elleri öpülesi Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler kitabını okurken." değerlendirmesinde bulunuyor Ümit Zileli.

 

  Önce Çılgın sözcüğünün anlamına bir bakalım : 1. Aşırı davranışlarda bulunan, deli, mecnun. 2. Çok büyük, aşırı, olağanüstü (TDK, Türkçe Sözlük, 1.Cilt A-J, s475). Bunu İngilizler söylüyor atalarımıza. Peki bu sıfata müstehak olmak için ne yapmış atalarımız?

 

  Osmanlı İmparatorluğundan o dönemde "hasta adam" olarak bahsedilmektedir. Osmanlı Devleti'ne ve Türklere karşı, ortaçağın haçlı anlayışıyla yeni çağın ürünü emperyalizmi kaynaştıran acımasız bir politika uygulanacaktır. İstanbul işgal altındaır. Asker, sivil birçok yönetici Malta'ya sürülür. Türlü ayrılıkçı dernekler kurulmuştur. Bazı ümitsiz aydınlar ise mandacılıktan başka çıkar yol görmemektedir. İhanet kol gezmektedir. Çöküş ve çözülüş dönemi bütün şiddetiyle devam etmektedir. 1918 yazında 36. padişah olarak tahta çıkan Vahidettin devletin ve tahtının geleceğini dönemin süper devleti İngiltere'nin lütfuna bağlamıştır. Aklına onurlu, başı dik, bağımsız bir Türkiye gelmez. Tek güvendiği kişi ablasının kocası sadrazam Damad Ferit'tir. Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkar. Orta Anadolu'nun küçük bir bölgesine sıkıştırılan halkı işgale tepki göstermeye çağırır. Halk yoksul ve perişandır. İçine kapanmıştır. Bütün olumsuzluk ve yetersizliklere rağmen, Türkler bir "çılgınlık" yaparlar ve Misak-ı Milli'yi kabul ve ilan ederler. "Bölünmez, bağımsız, hür ve çağdaş bir Türkiye" kararı verilir. Akan onca kan ve gözyaşına rağmen, engeller sabırla tek tek aşılır, mucize gerçekleşir ve mutlu sona ulaşılır.

 

Emperyalizme karşı verilmiş ve kazanılmış ilk kurtuluş savaşıdır bu. Yer Bursa Şark Tiyatrosu. Gün Türkiye'nin barış görüşmeleri için Lozan'a davet edildiği gündür. Kürsüde M.Kemal Paşa salonu dolduran öğretmenlere hitap etmektedir. "Dünyanın hiçbir kadını ben vatanımı kurtarmak için Türk kadınından daha fazla çalıştım diyemez" diyerek onlara olan minnet borcunu ödemektedir. "Ordularımızın kazandığı zafer, sadece eğitim ordusunun zaferi için zemin hazırlamıştır. Gerçek zaferi, cahilliği yenerek siz kazanacak, siz koruyacaksınız. Çocuklarımızı ve geleceğimizi ellerinize teslim ediyoruz. Çünkü aklınıza ve vicdanınıza güveniyoruz! sözleriyle konuşmasını tamamlarken Nesrin'den Faruk'a "Seni zafer ve barış kadar seviyorum" yazılı bir kartpostal ulaşıyordu. Ve kurulan yeni cumhuriyetin vazgeçilmez şiarı "Yurtta barış, dünyada barış" olacaktı. Barış çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak için olmazsa olmazdı.

 

Çağdaş uygarlığı ise ne yazık (veya ne tuhaf) ki güçlü silahlara sahip Batı ülkeleri temsil ediyorlardı. II.Dünya Savaşı sonrasında "komünist tehdit" bahanesi ile T.C. Batı dünyasının kurduğu doğasına aykırı çeşitli ittifaklara yamandı. Bunun doğal sonucu olarak kendisini sevmeyen, kendisinden çekinen, İstiklal Savaşı'nda yendiği Avrupa ülkeleriyle müttefik olurken, komşularıyla ve dindaşlarıyla düşmane ilişkiler dönemine girdi. Son 40 yıllık süreçte ise Türkiye Avrupa'ya "ne olursun beni içine al" diye sürekli yalvaran ve bunun için anlamsız ve mantıksız tavizler veren bir ülke konumuna girdi. Halbuki hem Türkiye, hem de Avrupa Birliği ülkeleri doku uyuşmazlığının pekala farkındalar. Bunun medeniyetler çatışması ile bir ilgisi de yok kesinlikle. İslam dinine mensup 11 milyonu aşkın insan, Avrupa'nın içinde 40 yıldan bu yana Hıristiyan dünyanın demografik (nüfusbilimsel) sorunlarının çözümüne katkıda bulunuyorlar. Avrupa'nın işgücü ve beyin göçüne gereksinmesi gelecekte de devam edecek. Belki biraz daha seçici olarak. 2005'te, günümüz Avrupa'sı kendisiyle hesaplaşmasını tamamlayabilmiş değil. İç çelişkilerini aşamıyor. Hormonlu büyümenin zararları karşısında şaşırmış durumda. Dünyaya demokrasi ve insan hakları dersi veriyor, ama kendi içinde aşırı sağ, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının yükselmesine engel olamıyor. Kendi ayıplarından utanmıyor, ama mazlum ülkelerde ONG tabir edilen sivil toplum kuruluşları aracılığı ile "demokrasi ve insan hakları yokluğu veya azlığını" bahane ederek bu ülkelerin "aydınlarında" gereksiz kompleksler yaratarak, onları kendisine hayran bırakıyor ve ülkelerinden soğutuyor. Böylece hem kendi vicdanını rahatlatıyor, hem de kurtarıcılık payesine eriyor.

 

Berlin'deki o meşhur duvarın yıkılmasıyla çılgın bir dönem başladı. Tek kutuplu yeni dünya düzeninde "çılgın" bir globalleşme rüzgarı esiyor. Zengin, fakir herkesi kasıp kavuruyor her yerde. Kimse engel olamıyor. İnsani değerler bir bir yok oluyor. Bu furyaya, bu modaya direnenler tu kaka ediliyor. Çeşitli aşağılayıcı sıfatlar kullanılarak. Herşey sermayenin emrine veriliyor. Dünya dönmeye devam ediyor. Bireysel mutlulukların çok güzel, ama bencilliğin ne denli kötü bir şey olduğunu yavaş yavaş anlıyor insancıklar. Tüketim toplumunun ne denli acımasız bir hayal taciri olduğu  gerçeği ortaya çıkıyor her geçen gün. Dünyanın her yerinde egemen mutlu azınlıklar, işsiz, güçsüz ve mutsuz çoğunlukları nasıl etkisizleştirileceğinin arayışı içindeler. Türkiye işte böyle bir dönem ve ortamda AB'nin kapısında daha önceki adaylara uygulanmış olan modelin aynısı onurlu bir müzakerelere başlama tarihi bekliyor. Dönem başkanı İngiltere "savaş suçlusu" Hırvatistan'ı himaye eden Avusturya'yı bu akşam yapılacak toplantıda ikna edebilirse, yarın, yani 3 Ekim 2005 Pazartesi günü müzakereler resmen başlayacak. Ve ilk bomba nerede patlayacak biliyor musunuz? İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında büyük bir çılgınlık yaşanacak. AB'ci medya mutluluk çığlıkları atacak. Her şey sermayenin emrinde dedik ya.

 

Duygular mı ağır basacak, stratejik çıkarlar mı?

Bakalım nikah garantisi vermeyen AB nişanlanmaya razı edebilecek mi Türkiye'yi? Flört ne kadar sürecek ve sonuçta ayrılık mı olacak, izdivaç mı? Yaşanan süreç sonu belirsiz çılgın bir aşk hikayesi mi? Yerini nefret ve intikam duygularına bırakan bir ayrılık mı yaşanacak, yoksa mantık evliliğine mi gidilecek günün birinde? Qui vivra, verra! Yani yaşayıp, göreceğiz.     

 

Yakup YURT

Brüksel, 2 Ekim 2005

 


12:39 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (1) |  Facebook |

Commentaires

Türkiye Tanitimi Avrupa birligine zaten girmisiz aslinda, hemde kac milyonla. Bir cok avrupa birligi üyesi ülkenin nufusu bizim kadar yok. Türkiye'yi tanimak isteyenlere
http://www.randevu24.de/turkiye-tanitimi/turkiye-tanitim.htm
bu adresi tavsiye ediyorum, bütün iller icin yapilmis cok sayida tanitim videosu var.

Écrit par : murat | 29/12/2008

Les commentaires sont fermés.