21/10/2005

 KORKAK FANATİK FANATIQUE LÂCHE

Merhum Ahmet Taner Kışlalı'nın aziz anısına.

A la mémoire de M.Ahmet Taner KIŞLALI.

 

KORKAK FANATİK                                FANATIQUE LÂCHE

 

Ne için varız hayatta ?                            Pourquoi existons-nous dans la vie ?

Mutlu ederek mutlu olmak                   Moi, je dis que c'est pour être heureux

İçin diyorum ben…                                En rendant heureux…

Sen ey fanatik yaratık                            Ô toi, créature fanatique

Demokrasi istiyorum diye                    A tête d'araignée qui crie à toute voix

Feryat eden örümcek kafalı                 A demander la démocratie

Düşünenlere düşman bombacı         Poseur de bombes ennemi des penseurs

Dörtnala gelen güzellikleri                   Qu'as-tu à  gagner

Geciktirmekle                                         En retardant

Ne geçiyor eline                                     Les beautés arrivant au galop,

İyi insanları öldürerek                            En tuant les gens bien

Kalleşçe ?                                               Avec lâcheté ?

Aynı yarasalar gibisin                            Tu es pareil aux chauves-souris

Bilim, sanat, çağdaşlığın                     Est-ce la clarté de la science, des arts

Aydınlığı mı korkutuyor seni ?              Et de la civilisation qui te fait peur ?

Biz senden korkmuyoruz                      Nous n'avons pas peur de toi

Gerçekte korkan sensin                       C'est toi qui as peur en réalité

Evet korkuyorsun                                   Oui, tu as peur

Hem de çok                                            Et même énormément

Aydınlığın pisliklerinizi                           Que la clarté mette vos saletés

Ortaya çıkarmasından !..                      En évidence !...

Ama engelleyemeyeceksin                 Mais tu ne pourras pas empêcher

Güneşin doğmasını                              Le soleil de naître

Güzel yarınlar üzerine…                       Sur des beaux lendemains…

 

Yakup YURT                                           Traduit par : Yakup YURT

Brüksel – 23.10.1999



21:27 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (1) |  Facebook |

19/10/2005

DEĞİŞİM, GELİŞİM VE İLERLEME…


"İnsan doğası üstüne bilinen tek şey değiştiğidir. Değişim, insanoğlunun öngörülebilir tek niteliğidir. Başarısız sistemler, insan doğasının gelişmesine ve ilerlemesine değil de, değişmezliğine bel bağlayanlardır. On dördüncü Louis'nin yanılgısı, insan doğasının hep aynı kalacağına inanmasıydı. Bu yanılgı, Fransız Devrimi ile sonuçlandı…" diyor Oscar Wilde.

 

Onun bu sözlerini  duyan Cromwell "Daha iyi olmaya çalışmayan, iyi olarak da kalamaz." diye tepki veriyor.

 

"Kelebek bir defa kanatlandı mı bir daha asla tırtıl haline gelmez." diyerek söze karışıyor Colin Wilson.

 

Bir Çin atasözü  "Oğul babasından daha iyi biri olmazsa, ikisi de başarısızlığa uğramış demektir." der zaten.

 

"Bana karşı anlayışlı davranan tek kişi terzimdi. Her gördüğünde yeniden alırdı ölçülerimi. Onun dışında herkes önceki ölçülerin bana hep uyacağını sandı." diyor bilge Bernard Shaw.

 

"Bağdat'ı almaya çalışmak, Bağdat'ın kendinden daha mı güzeldi ne?" diye soruyor IV.Murat.

 

"Hayatımız yaptığımız tercihlerin toplamıdır" diyerek özgürlüğün bilinçli bir seçimden, bilinçlenmenin ise aydınlanmadan geçtiğine işaret ediyor Dr.W.Dwyer.

 

Bütün bu saptamalara yanıt ise Westminister'de bulunan bir mezar yazıtından geliyor : "Genç ve hür iken, düşlerim sonsuzken, dünyayı değiştirmek isterdim. Yaşlanıp akıllanınca, dünyanın değişmeyeceğini anladım. Ben de düşlerimi biraz kısıtlayarak, sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim. Ama o da değişeceğe benzemiyordu. İyice yaşlandığımda, artık son bir gayretle, sadece ailemi, kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim. Ama maalesef bunu da kabul ettiremedim. Şimdi ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki, önce yalnız kendimi değiştirseydim, onlara örnek olarak ailemi de değiştirebilirdim. Onlardan alacağım cesaret ve ilhamla memleketimi daha ileri götürebilirdim. Kim bilir, belki dünyayı bile değiştirebilirdim."

 

Çok geç olmadan birşeyler yapmaya başlamaya ne dersiniz?

 

Yakup YURT

 

Brüksel, 19 Ekim 2005

 

Kaynak : Hayata yön veren sözler, Epsilon yayınevi, derleyen Akın Alıcı


15:07 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

15/10/2005

Çin söylemlerinden derlemeler...

Ev satın alabilir.

Fakat yuvayı değil.

.....

Yatağı satın alabilir.

Fakat uykuyu değil.

.....

Saati satın alabilir.

Fakat zamanı değil.

.....

Kitap satın alabilir.

Fakat bilgeliği değil.

.....

Ünvan, mevki, etiket satın alabilir.

Fakat saygınlık değil.

.....

İlaç satın alabilir.

Fakat sağlık değil.

.....

Kan satın alabilir.

Fakat yaşam değil.

.....

Seks satın alabilir.

Fakat aşk değil.

 

Görüldüğü gibi para çok şeydir, ama herşey değildir!

Para için kendilerini paralayanlara önemle duyrulur!

Önemli şeylere teğet geçerek, hayatınızı boşa harcamayın!

Yakup YURT

Brüksel, 13 Ekim 2005


09:35 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

13/10/2005

ŞİİRSEL BİR TESADÜF…

 

 

Ya deli eder şu şairler insanı.

Tesadüfe bak, tesadüfe!

Tam Attila İlhan ağabeyin Aşiyan'da toprağa verildiği gün, yani bugün, 13 Ekim 2005 tarihinde, bundan bundan 49 sene önce, yani 13 Ekim 1956 tarihinde, Viyana'da, kim göçtü bilin bakalım ebediyete.

 

Hadi yorulmayın, ben söyleyeyim size : Cahit Sıtkı Tarancı.

Hani o                                                                                                                                                                    :

"Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'ta;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan."

diyen güzel insan, büyük şair.

 

4 Ekim 1910'da Diyarbakır'da başlayan hayat yolculuğu 46 yıl sonra Viyana'da son buldu. Ne yani, ne sanıyordunuz, durup dururken yazılmıyor "Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder./…Dostlarla da ayrıldı yollarımız bir bir; / N'eylersin ölüm herkesin başında./Uyudun uyanamadın olacak./Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?/ Bir namazlık saltanatın olacak./Taht misali o musalla taşında" mısraları. Kelimeler basit ve sıradan. Hadi alın kalemi elinize, getirin bakalım yanyana kolaysa!

 

Cahit ağabey : Bak Attila İlhan ağabey de geldi yanına.

Biz biraz daha yalnızlaştık burada.

Sizleri çok özlüyoruz özlemesine de, siz bizi pek özlemeyin olur mu?

Bırakın biraz daha çekelim şu dünyanın kahrını…Sizleri okuyarak, sizleri anarak…

Tüm şairler, tüm güzel insanlar, nur içinde yatın orada…

 

Yakup YURT

Brüksel, 13 Ekim 2005



17:06 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

11/10/2005

Elde Var Hüzün / Attila İlhan

Elde Var Hüzün / Attila İlhan

Elde Var Hüzün

Söyleşir
Evvelce biz bu  tenhalarda
                           Ziyade gülüşürdük
Pır pır yıldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının
Ne meseller söylerdi mercan köz nargileler
         Zamanlar değişti
                         Ayrılık girdi  araya
                                          Hicrana düştük bugün

Ah nerde gençliğimiz
Sahilde savruluşları başıboş  dalgaların
Yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
                                           Elde var hüzün

O şehrayin fakat çıkar mı akıldan
Çarkıfeleklerin renk  renk geceye dağılması
Sırılsıklam aşık incesaz
         Kadehlerin mehtaba kaldırılması
                          Adeta düğün
Hayat zamanda iz bırakmaz
Bir boşluğa düşersin bir boşluktan
Birikip yeniden sıçramak için
                                           Elde var hüzün

 

 

Sen ölmedinki Attila ağabey; biraz fazla hüzünlendirdin bugün bizi hepsi o kadar. Ölümsüzlüğün hak edilmesi gerektiğini hatırlatarak!..

Hiç durmadın : Yoruldun!

Dinlenmeyi hak ettin.

Zamanı gelince oralarda buluşmak üzere…

 

Yakup YURT

Brüksel, 11 Ekim 2007

 




20:53 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

10/10/2005

SINIFTAN ATILAN "İNKARCI"…

 

 

    Tolga çok uzun zamandır dost olduğumuz bir ailenin oğulları. Kendileri Trakyalı. Hiçbir sivriliği olmayan, kendi halinde, çalışkan, dürüst insanlar. Belçika'ya uyumlu, görmüş-geçirmiş, uygar ve medeni cesaret sahibi. Nerede ne söyleneceğini, ne yapılacağını gayet iyi bilen, dünya ile barışık bir aile.

                   Tolga Belçika doğumlu, terbiyeli, zeki, çalışkan, pırıl pırıl, 18 yaşında, yakışıklı bir delikanlı. Kendisini doğduğu günden beri tanır ve severiz. Brüksel'in çok tanınmış bir cizvit katolik kolejinde okuyor. Lise son sınıf öğrencisi. Okul seçici, kaliteli ve disiplinli. Öğretmenler ve okul yönetimi her konuda, her zaman haklı. Öğrenciler ve aileleri "evet efendim, haklısınız efendim, teşekkür ederim efendim" diyerek başlarını mahcup bir şekilde hafifçe önlerine eğerek yapılan açıklamalara -tabii ki çocukların iyiliği için- onay vermek zorundalar. Bu okuldan mezun olanların üniversitede başarı oranı çok yüksek; yüzde doksan beşlerde. Bu okula girip başarı ile bitiren yabancı kökenli çocuklar istisna teşkil ederler.

    Okulun kendisine ait ilkokul bölümü de var. Ortaokul ve lise bölümlerine ise başka okulların en başarılı öğrencileri çok sıkı bir mülakattan sonra alınırlar. Böyle olduğunu yaşadığım için biliyorum. Şöyle ki, şimdi yirmi iki yaşında olan büyük oğlum Cavit ilkokulu üstün başarı ile bitirdiğinde, kaliteli bir eğitim alabilmesi için okul arayışına koyuldum. Bir milyonluk koskoca Brüksel'de bizim beklentilerimize uygun dört ilâ beş okul belirledik. Başarılı olmasına rağmen, Türk kökenli olmamızdan dolayı kabul edilmeme korkusu ile, ilk kabul eden okula kayıt bile yaptırdık. Sonradan bu okulun zihniyetinin çok kötü olduğunu, öğrenciler arasında acımasız bir rekabet olduğu, başarıya ulaşmak için en yakın arkadaşını bile ezmek gerektiğini duyunca tüylerimiz ürperdi. Pişman olduk. Kaydını sildirdik, kayıt parasını geri aldık. Müdür şaşırdı. Garip garip baktı kaldı yüzümüze.

    Cavit'i sonuç olarak Tolga'nın şu an gittiği okula kaydettirdim. Mülakatta müdür bana okullarının "kültürlü katolik burjuvalara" hitap eden bir özelliğe sahip olduğunu ima etti. Müslüman kökenliler olarak onlara uyum konusunda zorlanabileceğimizi kibarca hatırlattı. Kendisine Louvain Katolik Üniversitesi'nde yedi yıl okuduğum halde katolikleşmediğimi, iletişim lisans diploması aldığımı ve yeminli tercümanlık yaparak rızık savaşı verdiğimi söyleyince tavrı değişti. Şüpheli bakışlarının yerini samimi bir tebessüm aldı. Cavit başarılı olunca, kardeşi Onur'u da kabul ettiler. Ama Onur sisteme uyum sağlayamadı ve okul değiştirdi. Zeliha hanım ise oğlu Tolga'yı Cavit'in kuzeni olarak tanıttı ve kaydettirdi.

    Kısacası "havalı" insanların "havalı" çocuklarının "havalı" öğretmenlerden eğitim aldığı bu okulda temizlik personeli bile "havalı". Temizlik personelinde birkaç Türk bayan çalışıyor. Ve bu bayanlar tesadüfen gördükleri tek tük Türk kökenli öğrenci karşısında, sanki ay-yıldızlı formayı temsil ediyorlarmışçasına, heyecanlanıyor ve iftihar ediyorlar.

    Beni bu yazıyı yazmaya mecbur eden olay işte bu okulda geçen hafta yaşanmış.Tolga Cavit'e anlatmış; o da bana anlattı. Cavit sinirlenmiş; hani bu ülkede hoşgörü, demokrasi, insan hakları, fikir ve ifade özgürlüğü vardı, olur mu böyle şey yahu baba!... diye isyanını hissettiriyordu. Mezun olduğu okul müdürlüğüne dokunaklı bir tepkiname göndereceğini söyledi. Ben de "yaz oğlum yaz, başımıza ne geldiyse hep konuşmaktan, ama yazmamaktan geldi" dedim. Yanılıyor muyum?

                   Olay özetle şöyle gelişmiş. Tolga coğrafya dersinde. Coğrafya öğretmeni mösyö X genişleme sürecinde AB-Türkiye ilişkilerinden bahsediyor. Hoca olaya olmusuz bakıyor. Belli ki Türkiye'yi ve Türkleri pek hazetmiyor. "Ermeni Soykırımı" konusuna değiniyor coğrafya dersinde. Tolga'nın canı sıkılıyor. Dikkati dağılıyor, dalıyor ve hocanın anlattıklarını not etmiyor. Kimseyi rahatsız etmeden başka bir şeyle meşgul olmaya başlıyor. Hoca durumu farkedince sinirleniyor ve Tolga'yı anlattıklarını not etmesi konusunda uyarıyor. Tolga ise "not almıyorum, çünkü görüşlerinize katılmıyorum" türünden bir yanıt veriyor efendice. Bunun üzerine hoca kontrolünü kaybediyor ve  "Bıktık siz Türkler'den. Aşırı gururlu ve kibirlisiniz. Tarihinizle yüzleşmeyi reddediyorsunuz. Hem soykırım yaparsınız, hem de tanımayı reddedersiniz. Sizi inkarcılar sizi!" türünden bir konuşma yapıyor, Tolga'yı sınıftan atıyor… Aman hocam sakın Edebiyat Nobel ödülü alması muhtemel, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, meşhur bir yazardan etkilenmiş olmayasın! Ayıp hocam ayıp, kopya çekmek hiç yakışmadı size.

 

    Yakup YURT

    Brüksel, 07 Ekim 2005

 

NOT : Bu yazı ile ilgili olarak dün akşam Tolga ve annesi telefonla beni  aradılar ve teşekkür ettiler. Tolga hâlâ olayın şokunu yaşıyor. Cavit ise tepkinamesini bugün gönderiyor. (10 Ekim 2005)

 


11:36 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

03/10/2005

TESEKKUR

Hüseyin Demirel dostuma göstermis oldugu zarif yakinlik ve zihinsel dostluk için sonsuz tesekkurlerimi sunarim. Birlikten kuvvet dogar. Kahrolsun bencillik.

18:18 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

02/10/2005

 

AVRUPA, AVRUPA, DUY SESİMİZİ…

 

    Her yıl olduğu gibi, bu yaz da, Türkiye'deydim. Sanki ben bülbülmüşüm de, Belçika altın kafesmiş misali öttüğümde vatanım derim, başka bir şey demem her nedense! Köyüm Umurbey'deydim bir buçuk ay süreyle. Anamın dizinin dibinde çay içerken, Gemlik körfezinde güneşin batışını izlemeye doyum olmaz. Marmara'dan meltem eser, kırlangıçlar süzülürken bulut bulut saçak altlarındaki yuvalarına doğru… İncirler ballanırken dallarda, üzümler sallanır salkım salkım bağlarda. Bir sonraki zeytin rekoltesinden umutlu olan hasbıhal ettiğim köylülerim mutluydular. Zira Umurbey'de zeytinler kasım ayında toplanmaya başlanır ve bütün büyük alışverişler "kasıma veresidir". Zeytin verimi iyi olursa yüzler güler, olmazsa suratlar asılır. Tebessüm bile arz-talep kanununa tabidir sanki…

 

    İyi güzel de, zaman geçmek bilmedi bir türlü. Muhatap bulamamaktan dolayı. Herkes işinde gücündeydi; bana  ayıracak zamanları olamazdı doğal olarak. Onlar çalışıyor, sen tatildesin. Yanlış zamanda, yanlış yerdesin. Seninle mi uğraşacaklar! Kocaman adamsın, tuzun kuru, paran cebinde, keyfin gıcır. Deniz, göl, kaplıca yakın, ulaşım kolay. Bursa, Gemlik, Orhangazi, Yalova, İstanbul, İznik, Mudanya, Tirilye, Armutlu, Bandırma, Erdek, vs…günübirlik gezilebilecek mesafedeki güzellikler.

 

    Ama ben gezmedim : Hiçbir yere gitmedim. Köyümden dışarı çıkmadım.

 

    Yalan söyledim , özür dilerim. İki kez Gemlik Migros'a kitap almaya gittim. Ne bulabildiysem aldım. Tatilim okumakla geçti. Belçika'ya bir bavul okunmuş kitapla döndüm. Şimdi okuma sırası hanımda. Turgut Özakman'ın yazdığı Bilgi yayınevinde çıkan "Şu Çılgın Türkler" başlıklı belgesel romanın 28.basımını okudum. 748 sayfa, ama son 60 sayfası notlar ve kaynakçaya ayrılmış kalın bir kitap. Üç günde okudum. Duygularım kabardı, gözyaşlarım taştı. Ayrıca yazarın kendisini birkaç televizyon söyleşisinde izleme imkanım oldu. Tanışmış gibi oldum, o güzel kültür ve yazın insanıyla.

 

    "…Özakman'ın kitabı, tarihsel bir gerçeğin güzelim bir Türkçeyle roman diline dönüştürülmesidir." diyor İlhan Selçuk. "Hiç 688 sayfa boyunca gözlerinizin sürekli dolduğu oldu mu? Hiç, bir kitap boyu acıyı, kederi, gururu ve zaferi akıl almaz med-cezirler arasında adeta yaşadığınız oldu mu?.. Hiç, hıçkırıklarınızdan övünç duyduğunuz oldu mu?.. Benim oldu. Elleri öpülesi Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler kitabını okurken." değerlendirmesinde bulunuyor Ümit Zileli.

 

    Önce Çılgın sözcüğünün anlamına bir bakalım : 1. Aşırı davranışlarda bulunan, deli, mecnun. 2. Çok büyük, aşırı, olağanüstü (TDK, Türkçe Sözlük, 1.Cilt A-J, s475). Bunu İngilizler söylüyor atalarımıza. Peki bu sıfata müstehak olmak için ne yapmış atalarımız?

 

    Osmanlı İmparatorluğundan o dönemde "hasta adam" olarak bahsedilmektedir. Osmanlı Devleti'ne ve Türklere karşı, ortaçağın haçlı anlayışıyla yeni çağın ürünü emperyalizmi kaynaştıran acımasız bir politika uygulanacaktır. İstanbul işgal altındaır. Asker, sivil birçok yönetici Malta'ya sürülür. Türlü ayrılıkçı dernekler kurulmuştur. Bazı ümitsiz aydınlar ise mandacılıktan başka çıkar yol görmemektedir. İhanet kol gezmektedir. Çöküş ve çözülüş dönemi bütün şiddetiyle devam etmektedir. 1918 yazında 36. padişah olarak tahta çıkan Vahidettin devletin ve tahtının geleceğini dönemin süper devleti İngiltere'nin lütfuna bağlamıştır. Aklına onurlu, başı dik, bağımsız bir Türkiye gelmez. Tek güvendiği kişi ablasının kocası sadrazam Damad Ferit'tir. Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkar. Orta Anadolu'nun küçük bir bölgesine sıkıştırılan halkı işgale tepki göstermeye çağırır. Halk yoksul ve perişandır. İçine kapanmıştır. Bütün olumsuzluk ve yetersizliklere rağmen, Türkler bir "çılgınlık" yaparlar ve Misak-ı Milli'yi kabul ve ilan ederler. "Bölünmez, bağımsız, hür ve çağdaş bir Türkiye" kararı verilir. Akan onca kan ve gözyaşına rağmen, engeller sabırla tek tek aşılır, mucize gerçekleşir ve mutlu sona ulaşılır.

 

    Emperyalizme karşı verilmiş ve kazanılmış ilk kurtuluş savaşıdır bu. Yer Bursa Şark Tiyatrosu. Gün Türkiye'nin barış görüşmeleri için Lozan'a davet edildiği gündür. Kürsüde M.Kemal Paşa salonu dolduran öğretmenlere hitap etmektedir. "Dünyanın hiçbir kadını ben vatanımı kurtarmak için Türk kadınından daha fazla çalıştım diyemez" diyerek onlara olan minnet borcunu ödemektedir. "Ordularımızın kazandığı zafer, sadece eğitim ordusunun zaferi için zemin hazırlamıştır. Gerçek zaferi, cahilliği yenerek siz kazanacak, siz koruyacaksınız. Çocuklarımızı ve geleceğimizi ellerinize teslim ediyoruz. Çünkü aklınıza ve vicdanınıza güveniyoruz! sözleriyle konuşmasını tamamlarken Nesrin'den Faruk'a "Seni zafer ve barış kadar seviyorum" yazılı bir kartpostal ulaşıyordu. Ve kurulan yeni cumhuriyetin vazgeçilmez şiarı "Yurtta barış, dünyada barış" olacaktı. Barış çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak için olmazsa olmazdı.

 

    Çağdaş uygarlığı ise ne yazık (veya ne tuhaf) ki güçlü silahlara sahip Batı ülkeleri temsil ediyorlardı. II.Dünya Savaşı sonrasında "komünist tehdit" bahanesi ile T.C. Batı dünyasının kurduğu doğasına aykırı çeşitli ittifaklara yamandı. Bunun doğal sonucu olarak kendisini sevmeyen, kendisinden çekinen, İstiklal Savaşı'nda yendiği Avrupa ülkeleriyle müttefik olurken, komşularıyla ve dindaşlarıyla düşmane ilişkiler dönemine girdi. Son 40 yıllık süreçte ise Türkiye Avrupa'ya "ne olursun beni içine al" diye sürekli yalvaran ve bunun için anlamsız ve mantıksız tavizler veren bir ülke konumuna girdi. Halbuki hem Türkiye, hem de Avrupa Birliği ülkeleri doku uyuşmazlığının pekala farkındalar. Bunun medeniyetler çatışması ile bir ilgisi de yok kesinlikle. İslam dinine mensup 11 milyonu aşkın insan, Avrupa'nın içinde 40 yıldan bu yana Hıristiyan dünyanın demografik (nüfusbilimsel) sorunlarının çözümüne katkıda bulunuyorlar. Avrupa'nın işgücü ve beyin göçüne gereksinmesi gelecekte de devam edecek. Belki biraz daha seçici olarak. 2005'te, günümüz Avrupa'sı kendisiyle hesaplaşmasını tamamlayabilmiş değil. İç çelişkilerini aşamıyor. Hormonlu büyümenin zararları karşısında şaşırmış durumda. Dünyaya demokrasi ve insan hakları dersi veriyor, ama kendi içinde aşırı sağ, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının yükselmesine engel olamıyor. Kendi ayıplarından utanmıyor, ama mazlum ülkelerde ONG tabir edilen sivil toplum kuruluşları aracılığı ile "demokrasi ve insan hakları yokluğu veya azlığını" bahane ederek bu ülkelerin "aydınlarında" gereksiz kompleksler yaratarak, onları kendisine hayran bırakıyor ve ülkelerinden soğutuyor. Böylece hem kendi vicdanını rahatlatıyor, hem de kurtarıcılık payesine eriyor.

 

    Berlin'deki o meşhur duvarın yıkılmasıyla çılgın bir dönem başladı. Tek kutuplu yeni dünya düzeninde "çılgın" bir globalleşme rüzgarı esiyor. Zengin, fakir herkesi kasıp kavuruyor her yerde. Kimse engel olamıyor. İnsani değerler bir bir yok oluyor. Bu furyaya, bu modaya direnenler tu kaka ediliyor. Çeşitli aşağılayıcı sıfatlar kullanılarak. Herşey sermayenin emrine veriliyor. Dünya dönmeye devam ediyor. Bireysel mutlulukların çok güzel, ama bencilliğin ne denli kötü bir şey olduğunu yavaş yavaş anlıyor insancıklar. Tüketim toplumunun ne denli acımasız bir hayal taciri olduğu  gerçeği ortaya çıkıyor her geçen gün. Dünyanın her yerinde egemen mutlu azınlıklar, işsiz, güçsüz ve mutsuz çoğunlukları nasıl etkisizleştirileceğinin arayışı içindeler. Türkiye işte böyle bir dönem ve ortamda AB'nin kapısında daha önceki adaylara uygulanmış olan modelin aynısı onurlu bir müzakerelere başlama tarihi bekliyor. Dönem başkanı İngiltere "savaş suçlusu" Hırvatistan'ı himaye eden Avusturya'yı bu akşam yapılacak toplantıda ikna edebilirse, yarın, yani 3 Ekim 2005 Pazartesi günü müzakereler resmen başlayacak. Ve ilk bomba nerede patlayacak biliyor musunuz? İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında büyük bir çılgınlık yaşanacak. AB'ci medya mutluluk çığlıkları atacak. Her şey sermayenin emrinde dedik ya.

 

    Duygular mı ağır basacak, stratejik çıkarlar mı?

    Bakalım nikah garantisi vermeyen AB nişanlanmaya razı edebilecek mi Türkiye'yi? Flört ne kadar sürecek ve sonuçta ayrılık mı olacak, izdivaç mı? Yaşanan süreç sonu belirsiz çılgın bir aşk hikayesi mi? Yerini nefret ve intikam duygularına bırakan bir ayrılık mı yaşanacak, yoksa mantık evliliğine mi gidilecek günün birinde? Qui vivra, verra! Yani yaşayıp, göreceğiz.          

 

Yakup YURT

Brüksel, 2 Ekim 2005



21:36 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |