01/07/2006

AH MUTLULUK AH !..

AH MUTLULUK AH !.. 


      Bu yazýmda deðiþik bir konuya deðinmek istiyorum. Korkuya ve korkutmaya dayalý bir eðitim sistemi sonucunda ortaya çýkan acýklý insan manzaralarý… Þöyle dikkatlice izleyin çevrenizi ! Neler görüyor sunuz ? Söyler misiniz ? Ýnanarak mutluyum diyebiliyor musunuz ?


      Teselliyi sigara, alkol, kumar, bahis ve piyango oyunlarýnda veya fanatik ideolojilerde aramýyor musunuz ? O zaman mükemmelsiniz. Bende stres ve gerginlik olmaz, iþtahým yerinde, tansiyon ve kolesterol sorunum yok, gereksiz yere sinirlenip çocuklarýma cennetten çýkma yöntemlerle eziyet etmiyorum,  küfürlü konuþmuyorum, yüzümden tebessüm hiç eksik deðil diyebiliyorsanýz mesele yok. Allah ziyade etsin, ne diyelim…Ama çoðunluk sizin gibi deðil ne yazýk ki !..


      Dünyaya gelen her insanýn bir tek amacý olmalý bence : Mutlu olmak. Fakat sadece maddi açýdan deðil, manevi ve gönülsel açýdan. Yani hem midesel, hem de beyinsel. Bana göre sadece midesini doldurmayý düþünen toplumlardan gelen insanlar, yaygýn bilimsel ve sanatsal eðitim yatýrýmlarýnýn meyvelerini toplayan öne geçmiþ ülkeler veya ülke kümelerinin sosyo-ekonomik sistemi tarafýndan acýmasýzca sömürülürler. Güçlüler güçsüzleri ezer, bilenler bilmeyenleri aldatýr…


      Avrupa´ya Türk göçünün 40. yýl etkinliklerini birlikte izledik. Resmî kuruluþlar ve sivil toplum örgütlerimizin güzel çalýþmalarý sonucunda nerelerden nerelere geldiðimizi anlamaya çalýþtýk. Ýyimser olanlar mutlu oldular, benim de dahil olduðum kötümserlerse pek mutlu olamadýlar… 



     Bardak yarýya kadar dolu mu boþ mu? Bana göre maddi yarýsý dolu, bilimsel yarýsý boþ. Yani paramýz var, ama yine de (tam anlamýyla) mutlu olamýyoruz. Çünkü para herkese gerekli, ama herþeye çare deðil. Önceleri, yani paramýz yokken, daha mutluyduk gibi geliyor bana. Ya þimdi ? Paralý mutsuzlar olduk ! Gücümüzü aþan yatýrýmlara gömdük alýn terlerimizi. Evler, arsalar aldýk ; topraða gömdük. Hem Türkiye topraklarýna, hem Avrupa topraklarýna. Bölündük iki ülke arasýnda. Türkiye´mizde doðduk, buralarda doyduk. Gövdemiz burada, gönlümüz orada. Kaldýk iki arada, bir derede ; çözümsüz ikilemler yaþýyoruz ve acý çekiyoruz. Çocuklarýmýz kimlik bunalýmýnda. Ne suçu var ilgisizlikten maðdur çocuklarýmýzýn. Velilerin ilgisizliði ve ayrýmcý eðitim sistemi sonucunda dýþlandýlar ve niteliksiz birer insan oldular.


      Amacým kimseyi suçlamak deðil. Ýleriye bakma zamaný bundan böyle. Buradaki insanlarýmýzýn sorunlarýný çözmek amacý ile neler yapýlmalý ? Olmazsa olmaz ilk koþul karþýlýklý sevgi ve saygýyý yeniden yaratmak ! Bunun için yapýlmasý gerekli ilk þey sivil toplum örgütleri arasýnda samimi ve düzeyli bir diyalog baþlatmak ve asgari müþterekleri bulup onlarýn etrafýnda birleþmek olmalýdýr. Zaten kýsýtlý olan maddi ve insan kaynaklarýmýzdan tasarruf etmeli ve daha düzeyli yarýnlara yönelik bir sinerji yaratmalýz. Hiç vakit geçirmeden. Bizi bizden daha iyi tanýmasýna imkan olmayanlarýn yazdýðý reçetelerin Avrupa Türk Toplumunu iyileþtirmesi beklenmemelidir. M.K.Atatürk´ün bizlere iþaret ettiði hedef çaðdaþ uygarlýktýr. Aptalca Batý taklitçiliði deðildir! Ve o uygarlýða nasýl gidileceði ise bellidir : yüksek bilim, ahlak ve sanattan oluþan bir karýþým.



      Fikirlerin çatýþmasýndan gerçekler doðar…
      Hepinize sevgi ve saygýlarýmla. 

      Yakup YURT
      Brüksel, 01 Temmuz 2006  

15:47 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (2) |  Facebook |

27/01/2006

MOZART BUGÜN 250 YAÞINDA!

Doðuda olsun, Batýda olsun, tüm dünyada ve insanlýk tarihinin her döneminde, yaþamýn her alanýna ismini altýn harflerle yazdýrmýþ, tarihe geçmiþ, insanlýða mâlolmuþ þahsiyetler vardýr. Bilimde, sanatta, siyasette insanlýðýn müþterek mirasýdýrlar. Sevilir, sayýlýr ve anýlýrlar. Unutulmazlar. Nesilden nesile geçerek kendilerini  ölümsüz kýlarlar!

Wolfrang Amadeous Mozart iþte bunlardan biri. 27 Ocak 1756'da doðar, 5 Aralýk 1791'de 36 yaþýna girmeden ölür. Avusturyalý klasik müzik bestecisi Mozart günümüzde mûsiki sanatýnda ulaþýlmazlýðýn simgesi olarak kabul görmektedir.

Zira sýradan bir insan deðil, gerçek anlamda bir dahiydi. Babasý keman çalan, birçok beste yapmýþ ve keman için bir metod yazmýþ bir müzikçiydi. Daha üç yaþýndayken sekiz yaþýndaki ablasýnýn çaldýðý klavsen parçalarýný belleðine yerleþtirip kendi kendine çalmýþ ve herkesi þaþýrtmýþtýr. Çirkin seslere ve gürültülere hiç tahammül edemez, bayýldýðý olurdu. Aritmetik ve resime de yetenekliydi. Doðaçtan çalarak dinleyenleri hayretler içinde býrakýrdý. Beþ yaþýnda menuet, yedi yaþýnda konçerto ve sekiz yaþýnda senfoni yarattý.

Çok zor beðenen kiþiler olarak bilinen Voltaire ve Goethe Mozart'ý çocukken dinlemiþ ve bu çocuk günün birinde klasik müziðin en büyük ustalarýndan biri olacak demiþler.

Mozart'ýn saðlýk durumu pek iyi deðildi. Ama o bunu hiç önemsemiyor, keyfini bozmuyordu. Maddi durumu hiçbir zaman iyi olmadý. Yaþamý boyunca para sýkýntýsý çekti. Ona övgüler yaðdýran krallar çok cimri davrandýlar. O da özel dersler ve halk konserleri vererek hayatýný kazanmaya çalýþýyordu. Viyana'da yokluk içinde öldü. Mezarýnýn nerede olduðu bilinmiyor. Katedraldeki cenaze duasýna sadece altý kiþi katýldý. Rivayete göre o esnada þiddetli yaðmur yaðýyormuþ, o nedenle aceleye getirilerek kendisini dilenciler için ayrýlan bir mezara gömmüþler. (Acaba o altý kiþiden birisi de "Adaletin bu mu dünya" türküsünün bestecisi  ozan Ali Ercan mýydý?)

Müziðin bu dahi çocuðuna reva görülen bu davranýþýn utancýný duyan Viyana þehri onun 32.ölüm yýldönümünde, mezarýnýn bulunduðu varsayýlan yere bir heykelini dikti. Gerçek deðeri çok sonradan anlaþýlan Mozart için þu yorum yapýlýr : "Bir baþka gezegene gidiyordu, yolu dünyamýza düþtü, insanlarý mutlu etmek için besteledi; umut, neþ'e ve iyimserlik daðýttý, otuz altý yýl süren konukluðu sona erince yine geldiði gibi gitti".

Kötü koþullara raðmen, olaðanüstü karakteri sayesinde iyimserlik ve toleransý savundu; çektiði yalnýzlýk acýsýna raðmen insanlara olan sevgisini eksiltmedi. Babasýna yazdýðý bir mektupta þöyle diyordu: "Artýk Salzburg Sarayýnýn hizmetinde deðilim ve hayatýmýn en mutlu gününü yaþýyorum. Ýnsanlarý onurlu ve soylu yapan kalbidir. Kont deðilsem de içimde bir sürü konttan daha çok soyluluk var."

"Figaro'nun Düðünü" o çað için devrimci bir eserdir; XVI. Louis'ye soyluluðun çöküþünü haber vermiþtir. Baþ kahraman Figaro bir soylu deðil, bir soylunun hizmetçisidir.

Ölümü daima "yaþamýn son amacý", "insanýn en yakýn arkadaþý" olarak yorumluyordu. Sanki bu dünyanýn insaný deðildi. Kendisini yeryüzünde bir konuk gibi hissederdi. Hep ölüm anýný düþündü ve ömrünü boþa harcamadý. Ölümü alýn yazýsý idi, fakat ölümsüzlüðünü kendisi yazdý; kendisini çalýþmaya adadý. Yeteneðini insanlýðýn hizmetinde kullandý.

Çek asýllý Amerikalý müzikolog Paul Nettl'in Mozart'a iliþkin yorumu ilginçtir : "Mozart insanlýða fýrtýnalý ruhlarý sakinleþtiren, acýlarý gideren, monoton ve melankoli dolu zamaný güzelleþtiren, insanlara sevinç veren, onlara güzel duygularý aþýlayan müziði ile hizmet etmiþtir." Bütün eserlerinde güzellik ve sevgiyi daima ön plana çýkarmýþtýr. Eserlerinin hepsinde yalýnlýk ve dinginlik egemendir. Mozart'a göre "melodi müziðin özüdür".

Mozart için Türkler'in ayrý bir önemi vardýr, Türkler için de Mozart'ýn.               Osmanlýlarýn Viyana'yý kuþatmalarý sýrasýnda ve sonrasýnda, Avrupalýlar, özellikle de Avusturya-Macaristan Ýmparatorluðunun yurttaþlarý, Türklerle yakýn iliþkilere girmiþlerdir. Kuþatma daðýlýp Viyana kurtulunca, daha önce korkulan düþman artýk merak konusu olmaya baþlamýþtý. Osmanlý giysileri hem erkekler, hem de kadýnlar arasýnda moda olmuþ, Mozart'ýn da tiryakisi olduðu Türk kahvesi Viyanalýlarýn yaþamýna bir daha çýkmamak üzere girmiþtir. Kahvaltýda afiyetle yediðimiz ay çörekleri, yani kuruasanlar (Fransýzcada "croissant") þeklini Osmanlý Sancaðýnýn ucundaki hilâlden almaktadýr. Mehter takýmýnýn vurmalý ve üflemeli çalgýlarý da Avrupa askeri bandolarýný etkilemiþ, mehter müziðinden Mozart baþta olmak üzere çok sayýda besteci yararlanmýþtýr.

Türklerle ilgili konular müzikli sahne oyunlarýnýn en gözde malzemesi durumuna gelmiþ ve bu geliþme 18.yüzyýlda Avrupa'da "Türk Operasý" akýmýný yaratmýþtýr. Bunlarýn en ölümsüz olaný ise Mozart'ýn "Saraydan Kýz Kaçýrma" adlý operasýdýr. Böylece, Mozart Avrupa'da ilk kez Türklere sempati ile bakan, düþman deðil, "insan Türk'ü" canlandýran bir eser ortaya koymuþ oldu.

Günümüz Avusturya'sýnda yaþasaydý türkofillikle (türkseverlik) suçlanýrdý þüphesiz.    Önemli deðil, onlar bizi sevmeseler de, biz Mozart'ý severiz!..

 

Yakup YURT ©

Brüksel / 27 Ocak 2006

 

12:30 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

24/01/2006

AMAAAN PETROL, CANIIIM PETROL…

 

Petrol fiyatlarý her geçen gün týrmanýyor.

Akaryakýt el yakýyor.

Depo doldurmak bir hayal oldu.

Petrolün damlasý altýn deðerinde.

Petrol havzalarýnda savaþ var.

Gözyaþlarý sel oldu, kan gölleri oluþtu ýrak illerde.

Petrol adamlarýn ülkesinden fýþkýrýyor, ama kendilerine yok.

Aç kalan fýrýncý misali…

Avrupalýlar telaþta, moraller bozuk!

Alternatif enerji kaynaklarý bulamazsak yandýk, bittik, kül olduk…

Biyoenerjiye mi yönelsek acaba?

Çevre kirliliði, yüksek vergiler, park sorunu, vs…

Þu bu derken otomobiller de küçüle küçüle tavuk kümesine döndüler valla.

Gidiþat hayra alamet deðil, sonumuzun ne olacaðýný kimse bilmiyor.

Özellikle de kentiçi ulaþýmda bireysel otomobil kullanmak çok mu elzem?

Toplu ulaþým araçlarý kullanýlsa daha ucuz, daha pratik ve daha stressiz olmaz mý?

Dayanýþmacý çareler üretilemez mi?

Nedir bu arabam da arabam tutkusu?

N'olacak bu durumun sonu?

Sorular, sorular…

Binmiþiz alamete, gidiyoruz kýyamete!

Haydi inelim, kendimize gelelim!

Yok ben inemem, cezalarýmý da paþa paþa öderim…

Ama yine de þaþa þaþa kendi arabama binerim mi diyorsunuz?

Canýnýz sað olsun!..

Her canlýnýn eceli, her tercihin bedeli; ödersiniz biter!

Tabii paranýz varsa veya yetiyorsa!

Hadi benden size bir kýyak; abilik kolay deðil benim güzel kardeþlerim.

Sevildiðinizi bilin, abinizi üzmeyin!

Evinize veya olduðunuz yere en yakýn olan ve en ucuz fiyata yakýt alabilmek için bir tüyo!

50 litre Euro 98 benzinde yaklaþýk 5 Avro kazanacaksýnýz.

Nasýl mý? Baðlarda üzüm, iþte size çözüm!

www.carbu.be sitesine girin, bulunduðunuz yerin posta kodunu yazýn ve týklayýn!

Size en yakýndaki akaryakýt istasyonlarýnýn listesi gelecek ekrana…

Deponuzu doldurun, kapaðýnýzý kapatmayý da unutmayýn haa…

Yine de sürç-ü lisan ettiysek affola, gönlünüz neþe dola!

Arkanýzdan su döküyorum, tamam mý!

Ýyi yolculuklar.

 

Yakup YURT ©

Brüksel, 24 Ocak 2006

21:40 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

09/01/2006

KURBAN BAYRAMI ARİFESİNDE BAZI GÖRÜŞLER!

Yarın Kurban Bayramı. Tanrı yirmi sekiz peygamber, dört kutsal kitap göndermiş insanlığa. Hz. Muhammed sonuncu resûl, Kuran-ı Kerim sonuncu kitap. Dinler tarihi açısından zincirleme bir süreklilik sözkonusu.

Her bilinçli müslümanın Hz. Muhammed'den önce gelen hak peygamberleri ile Kuran'dan önce gelen kutsal kitapları kabullenmesi ve onlara saygı göstermesi gerekiyor. Bir ve tek olan aynı tanrı - dilden dile Allah, God,Yahve,Dieu gibi değişik sözcüklerle ifade edilse de -, sadece tebliğ görevi yapan peygamberler değişiyor.

Tek tanrılı dinler tanrıya özgü mucizeler ve kutsallık içeren tabular manzumesidirler. İnanç meselesi. Mütedeyyin insanlara saygımız sonsuz. Kişi ile tanrısı arasındaki ilişkilere aracı gerekmez; zaten bu nedenle İslâmiyet ruhban sınıfını reddeder.

Her dinde farz, sünnet ve gelenek olmak üzere üç ana bölüm vardır genel olarak. Farzlar tanrının olmazsa olmaz emirleridir. Tartışılmaz. İmanın gereğidir; uyar ödüllenir, uymaz cezalandırılırsınız! Sünnet tanrının resûlü peygamberin yaşantısında sergilediği örnek davranışlardır. Zorunlu olmamakla birlikte, yerine getirilmesinde yarar vardır. Sevabı boldur.

Gelenek (içtihat) Hz. Muhammed'in ölümünden sonra yaşamış İslâm büyüklerinin yorumları ve yaptıklarıdır. Yani aynı hedefe varmak isteyen değişik yollardır. Yoruma açıktır. Rehber Kuran'dır. İsteyen okur ve istediği gibi yorumlar. Tarik sözcüğü Arapça'da yol, onun çoğulu olan tarikat sözcüğü ise yollar anlamına gelir. Mezhepler ve tarikatlar arasından davranış farklılıkları gözlenir. Bu sadece İslâmiyette değil bütün dinlerde durum böyledir. Toplum huzurunu bozmayan her türlü ibadet şekli saygındır.

Baskıcı rejimlerde "din afyondur" denilerek dinsel inançları yasaklama veya en azından bastırma hatası işlenmiştir. Günümüzde "afyon" görevini futbola ve televizyona yüklemişler anlaşılan. İnsan doğası gereği inanmaya muhtaçtır : Şu veya bu şekilde, şuna veya buna. Özellikle deprem, sel, yıldırım, çığ, yanardağ patlaması gibi insanı acze düşüren doğal afet anlarında.

Anlamakta zorlandığım bir durumu vurgulamadan geçemeyeceğim. Tanrı bir lütuf olarak insana zekâ ve bellek bahşetmiştir. Tarihsel süreç içinde geçmişte olanları irdelemek, içinde bulunulan zamanı değerlendirmek ve geleceğe hazırlanmak için. Fakat kişisel gözlemim odur ki inanç koyulaştıkça ve ibadet yoğunlaştıkça, her şey Tanrı'ya havale ediliyor ve bilimden uzaklaşılıyor. Toplumsal ilişkilere eli kolu bağlı teslimiyetçilik şeklinde bir kadercilik egemen oluyor. Tevekkül ile teslimiyeti karıştırmamak gerekiyor.

Ve bunun doğal sonucu olarak ta, örneğin Japonya'da ve Türkiye'de aynı büyüklükteki bir deprem sözkonusu orana bağlı olarak farklı hasarlara sebep olmaktadır. Sonuç olarak kendilerini pozitif bilimlere kapatan toplumların kalkınabileceklerine ve dolayısı ile uygarlaşabileceklerine inanmıyorum. Din ve bilimi karşı karşıya getirtmek ve çatıştırmanın kötü niyetli küçük bir azınlık dışında kimseye faydası olmaz. Dogma ve hurafelerden arındırılmış, rasyonel, bilimsel, eleştirel zekâyı besleyen ve geliştiren bir eğitim sistemine ivedilikle geçmekten başka bir yöntem yoktur. Ve bu zaten dinimizin birinci ve birincil emridir. Ayet 1 : "Oku"…

Bilim insanlığın ortak mirasıdır. Herkes için bir ve tek olan Tanrının birilerini mutlu ve müreffeh kılarken (ABD, Batı Avrupa, Japonya, vb…), diğerlerini mutsuz ve fakir bırakarak (İslam alemi) haksızlık yapacağına inanmak dahi istemiyorum. Bunu negatif kadercilik sayarım. Fakat durum ne yazık ki ortadadır.

Önemli olan evrensel değerlere sahip çıkarak inançlarımızı yaşamaktır. Çatışarak değil, barış içinde bir arada; kendimiz kalarak ve etkileşim içinde olarak. Farklılıkları düşmanlık nedeni değil zenginlik sayarak. Muammalar korkuları besler, korkular da düşmanlıkları… Örneğin bu bayramda gayrimüslim komşu ve dostlarınıza da et ikram ederek farklılık yaratabilir ve dostluk başlatabilirsiniz.

İnançlarınıza, bilime, hijyen koşullarına ve içinde yaşadığınız toplumun değerlerine uygun olarak keseceğiniz kurbanları tanrı kabul etsin.

Bayramınızı içtenlikle kutlar, tüm sevdiklerinizle birlikte nice bayramlar dilerim.

 

09.01.2006 – Yakup YURT


11:06 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

06/01/2006

Le Vif L'Express Belçika-Türkiye arasında bir köprü mü?

Belçika'da Fransızca yayınlanan ve uzun yıllardan beri abonesi olduğum haftalık haber dergisi Le Vif L'Express 'in yeni sayısı bugün elime geçti. (www.levif.be)

Kapakta harika bir cami resmi ve iri puntolarla yazılmış, telaffuzu bile çok şey anlatan bir kelime : İ S T A N B U L.  Babıâli'ye (Sublime Porte) ayrılmış 32 özel sayfa : İki Dünya Arasında Yolculuk.

Özel sayı sayfa 28'de başlıyor, 62'de bitiyor.

Ben olaya ideolojik gözlüklerle bakanlardan değilim. Yeni vatanım Belçika'yı ve eski vatanım Türkiye'yi eşit seviyorum. İkisini birbirine düşman olarak düşünmek bile beni üzüyor.

Ama bakış ve yorumların AB'ci, Batıcı olacağını okumadan önce biliyordum. Ve bu son derece doğal. Herkes kendi çıkarını düşünmek zorunda.

Christian Makarian altı sayfalık giriş makalesinde "…İstanbul'un iki uygarlık arasında bir köprü oluşturduğunu, kendisine özgü tarihi ve coğrafyası sayesinde inanılmaz bir destan yazdığını, geleceğinin parlak olduğunu…" vurguluyor, tarihe dair bazı ayrıntılar sıralıyor ve kente ait bazı rakamsal büyüklükler veriyor.

36 ve 37.ci sayfalarda üç nefis fotoğraf bulunuyor : Boğaziçi ve Kızkulesi, Sultanahmet Camiinde cuma namazı kılan müminler ve ülkenin laikliğine vurgu yapan bir Atatürk resmi.

38.ci sayfada üstte panoramik görüntü, altta ise balıkçı tezgahı bulunuyor.

39 sayfa Sultanahmet Camiine ayrılmış. Altı minareli, bol kubbeli ve 20000 seramikli diyor özel muhabir Jean-Michel Demetz. 40 ve 41.ci sayfalar ilahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk'ten, Alevilerden, döner dervişlerden, islamiyete uygun modacılıktan bahsediyor.

Sayfa 42'de tam sayfa bir otomobil reklamı var.

Aynı özel muhabir sayfa 43'te Dolmabahçe Sarayı'nı anlatmaya başlıyor. Sayfanın üst yarısındaki fotoğraf bir 10 Kasım günü resmi geçitte bulunan gazileri gösteriyor. 44.cü sayfanın üst bölümünde Atatürk'ün vefat ettiği odaya 10 Kasım ziyaretine gelmiş çocuklar ve önde elinde Türk bayraklı şirin bir küçük çocuk ile ona şevkatle bakan bir nöbetçi subay görüyoruz. Tırnak içinde "Mustafa Kemal hepimiz için sürekli bir düşünce kaynağıdır" ifadesi yer alıyor. Sayfa 45'teki fotoğraf liseli gençleri gösteriyor. "Başka hiçbir ulus bir tek insanın etkisiyle değerlerini bu denli çabuk değiştirmemiştir "deniliyor!

Sayfa 46'da tam sayfa bir banka reklamı var.

Sayfa 47  Ayasofya : Bir varmış, bir yokmuş başlığı ile başlıyor. Philippe Broussard imzalı makale 48 ve 49.cu sayfalarda fotoğraflarla bezenmiş olarak devam ediyor. Tarihsel bir yaklaşımdan sonra, İstanbul'da yaşayan gayrimüslim vatandaşlarımızı, yani İstanbul Rum, Yahudi ve Ermenilerini irdeliyor. 1492'de İspanya'dan kaçan Yahudilerin İtalya üzerinden Osmanlılara sığındığını belirtiyor.

50,51, 52 ve 53.cü sayfalarda Boğaz Köprüsü'nü anlatıyor özel muhabir Jérôme Dupuis, Nükte V.Ortaq ile birlikte.

Sayfa 54'te bir ekonomi dergisi reklamı var.

55, 56, 57 ve 58.ci sayfalar evrensellik kokan, eğlence merkezi Beyoğlu'dan bahsediyor aynı kişiler. Gece yaşantısının çok hızlı olduğunu, kentin rengarenk olduğunu, kentte 300'ü aşkın sanat galerisi olduğunu anlatıyorlar.

Sayfa 59'da tam sayfa bir banka reklamı var.

60, 61 ve 62.ci sayfalarda özel muhabir Philippe Broussard Mısır Çarşısı'ndan bir şark parfümü olarak bahsediyor. Devasa bir fotoğrafta insan seli içinde yolunu bulmaya çalışan potansiyel müşterilerle, satış yapma gayreti içindeki sağlı sollu kuru yemişçiler ve baharatçılar görülüyor. Taze peynir ve bal karışımından üretilen Türk kaymağı, Türk kahvesi, Türk lokumu ve Türk baklavasıyla bağlıyorlar yazılarını.

"Yunanlılar bile Güllüoğlu baklavasının üstünlüğünü kabul ediyorlar…zaten o nedenle Atina'ya da bir Güllüoğlu şubesi açıldı" diyor Jean-Michel Demetz.

Eeee çok tatlı yediği belli! Baksana ne kadar tatlı konuşuyor.

 

Yakup YURT – Brüksel, 06 Ocak 2006


14:30 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

05/01/2006

EPİFANİ YORTUSU VE KRAL GALETASI

Noel yortusu, yılbaşı gecesi, yolculuk, ziyaret, ziyafet, eğlence, hediye derken günler birbirini kovalıyor. Ve tükeniyor ömürler… Zaman akrep görmüş yelkovan gibi kaçıyor günümüzden, gecemizden; akıp gidiyor yaşam köprümüzün altından.

Her kültürde nesilden nesile geçen gelenekler vardır. Türkiye'de benim köyüm Gemlik-Umurbey'de de kız isteme, mendil verme, söz kesme, nişan, kına gecesi, içinde küçük altın gizlenmiş baklava tepsisi gelenekleri hâlâ ısrarla uygulanırlar.

Hıristiyanların 6 Ocak yortusu Aya Epifani de bunlardan biridir. "Epiphanie" Yunanca kökenli bir sözcük olup "ortaya çıkma, görünme" anlamına gelir. Hz. İsa Peygamberin vaftiz edildiği gündür. Çok uzun süre Noel'den de önemli bir gün olarak kabul görmüştür. Kilise 5. asırdan itibaren bu olaya önem atfetmiştir.

Bu gün kutlanırken Fransa'da 14. asırdan beri kral galetası yenilir. Galeta milföy hamurundan kayısı kompostosu veya badem ezmesi katılarak tereyağı ile hazırlanan ve içine bulan kişiye mutluluk getireceğine inanılan bir nesne saklanılan yuvarlak tatlı bir turtadır. Romalılar döneminde bu nesne genellikle beyaz veya siyah bir bakla idi. Bu zamanla her ailede kutlanan bir gelenek haline dönüştü. Gizli nesne veya baklayı bulan "Kral" ilan edilir… o da kendisine bir "Kraliçe" seçer. Kralın veya kraliçenin başına yaldızlı bir taç konulur. İmtiyazlı kişi olur, kapris yapma hakkı kazanır. Zaten naz, cilve ve hatta kapris yapmanın başka adı değil midir sevmenin? Herkesin nazı çekilir mi? Tabii herşeyde olduğu gibi ölçüyü kaçırmamak kaydıyla. Zira "fazla naz aşık usandırır" derler, duymuşsunuzdur mutlaka.

 

Turta davetli sayısından bir fazla parçaya bölünür. İlk parça ailenin en küçük çocuğuna verilir. Hani bizde de "su küçüğün, söz büyüğün" derler ya!.. Askerdeki evlat, avdan henüz dönmemiş balıkçı, yolu gözlenen bir akrabanın payı da saklanır. Sizleri hiç unutmadık anlamında… Ve saklanan bu parçanın uzun süre küflenmeden ve bozulmadan kalması uğur sayılır. Fazlalık parça "Tanrı parçası" kabul edilir ve gelen ilk fakire ikram edilir. Can sıkmamak için daha fazla ayrıntıya girmiyorum. Bu kutlamalar 12 gün sürer. Gelenekler ülkeden ülkeye, ve hatta aynı ülke içinde bölgeden bölgeye, yerel farklılıklar gösterir. Tüm dinlerin bayramlarında amaç bir araya gelmek, mutlulukları ve acıları paylaşmak, hasta ve yoksulları düşünmektir. Hatırlamak ve hatırlanmak insani bir gereksinme ve güzel bir duygu sonuçta.

 

Bütün pastahanelerde ve mağazalarda 3-4 Avro fiyatla satışa sunulmaya başladılar. Elma, kayısı, şeftali, badem, vb… değişik meyve tat ve aromalarıyla birlikte. Hıristiyan komşularınıza bir jest yapabilirsiniz mesela! 6 Ocak Epifani yortusu, 10 Ocak Kurban Bayramı : Üç gün arayla iki farklı dinin iki kutsal günü. Karşılıklı birer adım atarak yaklaşmanın tam zamanı bence! Ne dersiniz? Böylece hem kendi geleneklerimizi yaşatmış, hem de komşularımızın geleneklerine olan saygımızı göstermiş oluruz! Bereket paylaşmadan kaynaklanan bir çoğalmadır.

 

Avrupalılar galeta yerken şampanya, beyaz şarap veya elma şarabı içerler genelde. Alkole muhalifseniz çay, kahve veya meyve suyu da olabilir tabii ki. Bursa'nın o meşhur ve dünyanın tartışmasız en nefis gazozu Uludağ da fena gitmez hani. Herkese afiyet olsun ve yarasın! Umarım baklayı siz bulur, "Kral" veya "Kraliçe" olursunuz. Ve inşallah ömrünüz sevgi üzerine inşa edilmiş tahtlarda geçer, tüm sevdiklerinizle birlikte.

 

Yakup YURT - 05.01.2006

 


22:49 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

01/01/2006

DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE VARIM (Descartes)

Ben siyaset bilimci değilim. Siyasetçi hiç değilim; olmadım, olamam. Lâkin siyaseti yakından izlerim ve siyaset genel kültürüm vasatın üzerindedir. Paranın bilgi ve beceriye egemen olduğu dünyamızın siyaset otobüsünde, direksiyonda oturan kaptanın nereye götürdüğünü bilmeden ayakta yolculuk etmeye razı onca insan arasında olmayı kendime yakıştıramam. Kendi yolumda kendimce yürürüm. Oturanlar ve ayaktakilerayrımı kimsenin haketmediği bir aşağılama içerir bence. Oturanlar niçin oturur, ayaktakiler niçin oturamaz? Niçin sofrada yer yoktur herkese?

                     Anlamaya çalışmak gerekir! Bu amaçla okumak, gezmek, görmek, dinlemek, araştırmak, incelemek, karşılaştırmak gerekir kanısındayım. Yoksa şu partiyi bu partiyi, futbol takımı gibi bağnazca tutarsınız, üç-beş sloganı sürekli tekrarlarsınız, bilmem kaç yılda bir oyunuzu ölene kadar değişmeyecek partinize verirsiniz… Sonra da gelinen başarısız noktayı açıklamak amacıyla geçmişten suçlular arar ve bulursunuz. Ve en büyük ………. siz oluverirsiniz! Gönlünüz ve vicdanınız rahatlar! Birileri malı götürür, it ürür kervan yürür, malı alan Üsküdar'ı geçer, minareyi çalan kılıfını hazırlar, yavuz hırsız ev sahibini bastırır, dün dündür bugün bugündür derken birden bir dostunuzla karşılaşınca koyu bir muhabbete dalarsınız! İlk sorunuz ise "Ne olacak bu memleketin hali?" dir…

                     Düşünen siz olmadığınıza göre,  sizin iyiliğinizi sizden daha iyi düşünen birileri çıkar hep. Zira "siz siyasetle ilgilenmeseniz bile, siyaset sizinle ilgilenir" der bir Fransız yayınevinin sloganı. Sizin fikriniz, görüşünüz, kanaatiniz sorulmaz çoğunlukla. Hasbelkader sorulduğunda ise sizden beklenilen yanıtı vermezseniz bozulurlar ve kızarlar size. AB Anayasası için yapılan halkoylamasında Fransa'da ve Hollanda'da olduğu gibi…

                     Bir de "kanaat önderleri" türedi son zamanlarda. Kanaat bende, ama önder hep başkası nedense. Vay beyin hırsızları vay! Hangi hakla sahip çıkarsınız benim henüz oluşma fırsatı bulamamış, oluşma sürecinde Kopenhag kriterlerine uygun olarak, "ucu açık bir şekilde" hızla gelişen kanaatlerime. Hadi kibarca "tribün önderi" tabir edilen amigom maçlarda istediği gibi yönlendiriyor ifade özgürlüğümü. Ağzımdan taşan ve niyetini aşan sözlerimin düdüklü muhatabının üç kez anons yaptırma yetkisi olduğunu bilmiyorsunuzdur muhakkak? Yetkisini kullansın efendim; "elinde düdük, dediği dedik"! Yorum meselesi…

                     İşin içine yorum girdimi, kavga başlıyor. Çünkü herkes, herşeyi, kendine göre, işine geldiği gibi yorumluyor. Kavramlar sağından solundan çekilip sakız gibi uzatılıyor; sonra da "bu budur" denilip son nokta konuluyor, sonra yerlere atılıyor, üzerine basanların tabanlarına yapışıyor. Sonra "ayıkla pirincin taşını" Bursalı aşçı Mahmut!

                     Sonuçta farklı göz(lük)lerle de baksak, nerdeyse aynı şeyleri görmüyoruz. Yelkovan akrebi peşinden acımasızca sürüklüyor ve akrep hiçbir zaman onu sokma zevkine erişemeyeceğini düşünmek bile istemiyor. Dünya dünüyor, şafak ve tan yarışıyor, mevsimler renklerini sergiliyor, fakirler "ince ince" üşüyerek ölüyor (maalesef), insanlığın ortak acılarına karşı hayal tacirleri soyut duygular pazarlamaya devam ediyor; izafi ile mutlak çatışmaya devam ediyor. Herkes kendi bireysel tarihinin ürünüdür bir anlamda. Ve doğarken seçmediğimiz bir sürü özelliğimizle öğünüyoruz utanmadan!

                     Bizi bizden ayıran / Bizi aramızda savaştıran / Tüm dil, din, köken ve renk / Farklılıklarına rağmen / Hepimiz mutlu olmak için / Fani dünyaya gelmiş / Sürekli arayan / Ve çoğu kez bulamayan / Paylaşmayı öğrenmedikçe / Savaşarak birer birer ölecek / Barış türküleri ile avunan / Zavallılarız…demişim 2000 yılının sonunda yazdığım "Sorgulayan İnsan, Sorguladığı İnsanlık" başlıklı bir şiirimin bir bölümünde.

                     Ahh…bir de insan gibi insan olabilsek!

 

Yakup YURT/ Brüksel-31.12.2005

                    


14:10 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

21/12/2005

BREL en büyük Belçikalı seçildi

Belçika'nın ünlü ses sanatçısı Jacques Brel dün gece La Une TV kanalınca düzenlenen canlı yayında 10 finalist arasında "en büyük Belçikalı" seçildi.

Belçika'nın kuruluşunun 175.ci yılı kutlamaları kapsamında, finalde yarışan 10 finalistin isimleri şöyle : Şarkıcı Brel, Kral 1.ci Baudouin, rahip Damien, bisiklet yarışçısı Merckx, rahibe Emmanuelle, opera sanatçısı Van Dam, aktör Poelvoorde, Tintin'in yaratıcısı Hergé, ressam Magritte ve romancı Simenon.

Yani Kral olsun, din insanları olsun, sporcu, yazar, çizer, aktör veya ressam olsun hepsi de toplumu yönetenler. Dikkat edilirse sadece bir tek kadın var adaylar  arasında. Cinsiyet eşitliği adına büyük bir ayıp doğrusu… Yönetilenlerin hakkı izlemek ve kendilerine bahşedilen demokratik oy verme hakkını kullanmak.

Kısa adı Bozar olan Brüksel Güzel Sanatlar Sarayı'nın muhteşem salonunda, davetliler kendi favorilerini savunmak adına ÇÖŞ'ler (Çok Önemli Şahsiyet) huzurunda dil döktüler. Kendisi bir hukuçu olan Belçika Federal Adalet Bakanı Laurette Onkelinx rahip Damien'i savundu. "PS'te (sosyalist parti) inanan insanlar var. … Damien herşeyden önce bir inanç ve gönül adamı. O benim sosyal bilincimin özünü temsil ediyor. O aynı zamanda kendine özgü bir devrimciydi, zira cüzamlılar yararına yaptığı mücadelede kendisinin peşinden gitmeyen din otoritelerine karşı koydu." sözleri dikkatlerden kaçmadı. 

Kendisini Brel'in mirasçısı ilan eden ve onu bu yarışmada savunan Fransız ses sanatçısı Serge Lama ise benzer bir yaklaşımla onu "Brel sadece insanlara inanan bir inanç adamıydı. Belçika'nın çelişkilerini acı ve ironi ile özümsedi. Fakat kendisi o denli Belçikalı ki insan Markiz'lerin(*) size ait eski bir sömürge olup olmadığını sormadan edemiyor." diyerek savundu ve bu sözler Brel'e iki saat içinde 30.000 oy getirdi.

Sonuçta Jacques Brel Belçika'nın Fransızca konuşanlar bölgesinde birinci (Brüksel ve Valon bölgesi birlikte), Flaman bölgesinde ise yedinci seçildi. Belçika işte böyle bir ülke : Kuzeyi katolik, güneyi sosyalist. Bazen kabak ta çıkabilen bir karpuz gibi : Dışı yeşil, içi kırmızı.

Bilindiği gibi Jacques Brel, 8 Nisan 1929 tarihinde şu anda benim de ikâmet etmekte olduğum Brüksel'in Türk mahallesi olarak bilinen Schaerbeek semtinde doğmuş, 9 Ekim 1978 tarihinde, Paris yakınlarında Bobigny'de ölmüş ve Markiz Adaları'nda Hiva Oa'da Atuona mezarlığında, primitif tablolarından unutamadığımız ressam Paul Gauguin'in yanına defnedilmiştir. Güzel insanlar nasılda buluşuyorlar değil mi?

Hani o Şekip Ayhan Özışık üstadın ölümsüz "Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı" şarkısında ifade edilen "Üzülme sen meleğim gün olur kavuşuruz / Ecel ayırsa bile mahşerde buluşuruz"… türü kaçınılmaz komşuluklar üzerinizden üzak ola efendim!

Yakup YURT © - Brüksel, 21.12.2005

Not : Les îles Marquises, yani Polinezya'da bulunan Markiz Adaları, eski bir Fransız sömürgesi olup, Les Marquises Jacques Brel'in bu adaya ilişkin söz ve müziği kendisine ait 1977 yılında çıkan bir şarkısının başlığıdır.


15:12 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

19/12/2005

SERÇE DOĞDU, BÜLBÜL OLDU : Edith Piaf

    Bugün çok özel bir gün… Çünkü Fransız kültüründen nasibini almış kırk yaş üstü, altmış sekiz kuşağı sanat ve musiki aşinalarının sevgilisi, Edith ablası, garp bülbülü, Edith Piaf'ın 1915'te, Paris'te doğum günü.

    Gençliğimin geçtiği bu diyarlarda onun o eşsiz sesiyle mırıldandığı duygu dolu şarkılarla daha ılımlı, daha olumlu bakmayı öğrendim yaşama. La Vie en rose/Les Trois Cloches/Hymne à l'amour/Padam…Padam…/Sous le ciel de Paris/Non, je ne regrette rien/Les Amants d'un jour/La Foule/Milord şarkıları hepimizin dudaklarındadır halâ.

    1963 yılında vefat etti. Sevenlerinin oluşturduğu insan seli içinde Paris'teki meşhur sanatçı mezarlığı Père Lachaise'e gömüldü. O gün bu gün değerinden hiçbir şey kaybetmedi. Tam aksine yıllara inatla direnen kaliteli bir Fransız şarabı gibi mantarını açmanızı bekliyor sabırsızlıkla…

    O ki akrobat bir baba ve Kabil kökenli şarkıcı bir annenin kızıdır. Küçük Edith  babasına yardımcı olmak için sirkte şarkıcılığa başlar. Daha sonra sokaklarda halk şarkıları söyler. Derken kader onu 1935'te, Champs-Elysées yakınlarında şık bir mekan olan            "Le Gerny's" kabaresinin patronu Louis Leplée ile karşılaştırır. Sonra, küçük serçe kendi kanatlarıyla uçmaya başlar; uçar uçar, büyüdükçe büyür, unutulmaz bir bülbül olur. İkinci dünya savaşı yıllarında, klüp ve müzikhollerde şarkı söylemeyi sürdürür ve tutsak askerlerin kaçmasına yardımcı olur. Savaştan sonra, en çok tanınan şarkısı "La Vie en rose-Toz pembe yaşam'ı" besteler. Çeşni olarak bir bölümünü sizler için çevirdim. İkramımdır.

   

    Beni kollarına aldığında,

    Birşeyler fısıldadığında kulağıma

    Yaşamı toz pembe gösterir bana,

    Günlük sözcüklerle

    Aşk kelamları ettiğinde,

    Çok dokunur bana

    Kalbime girdi

   

    Ve onu görür görmez

    Kalbimin atmaya başladığını

    Hissederim.

   

    Sıkıntılar, üzüntüler silinir gider

    Mutluyum, mutlu ölecek kadar.

 

Yakup YURT ©

Brüksel/19.12.2005  


19:51 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

17/12/2005

Mevlâna Celalettin Rumi (30.09.1207 - 17.12.1273) 

Mevlana Celalettin Rumi est le plus grand poète du 13ième siècle en Turquie. C’était un grand philosophe, mystique et ses successeurs ont créé l’ordre des derviches tourneurs pour maintenir sa réputation.
Mevlana était un homme extraordinaire auréolé de mystère et de sainteté. Mevlana veut dire « Notre maître ». Il était SULTAN-UL-ULEMAN (sultan des savants).
Il a voyagé avec son père et il a été à Bagdad, à la Mecque, à Damas, à Malatya, à Erzincan et à Larendeh; il a épousé GEVHER HATUN, fille du savant Lala Serafeddin de Samarkand.
Il s’est installé à Konya et il est mort cinq ans plus tard. Chems de Tebriz (le soleil de Tebriz) lui a enseigné la danse spirituelle qui était défendue par les Oulémas. Chems lui a appris l’amour de Dieu, de la musique et de la littérature.
Chems, le derviche errant, l’a quitté à cause de la jalousie de leurs ennemis. Mevlana la supplie de retourner à Konya et Chems épouse la fille adoptive de Mevlana mais les ennemis ne les laissent pas en paix et Chems disparaît encore une fois. Mevlana est l’auteur du Mesnevi et Divan-i-Kebir

Ses oeuvres et la doctrine de son ordre, le Mevlevi, qui ont si profondément influencé la vie artistique et intellectuelle de la nation turque, attestent toute la grandeur de Mevlâna: ce sage, ce philosophe mystique, ce penseur, ce poète, fait partie, par sa richesse, du patrimoine spirituel de toute l'humanité.

 

1.Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.               
   Dans la générosité et l'assistance, sois comme un fleuve

2.Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.                            
   Dans la tendresse et la pitié, sois comme le soleil

3.Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.             
   Pour cacher les défauts d'autrui, sois comme la nuit

4.Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.                                      
   Dans la colère et la nervosité, sois comme le cadavre

5.Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
   Dans l'humilité et la modestie, sois comme la terre

6.Hoşgörülülükte deniz gibi ol.                                          
   Dans la tolérance, sois comme la mer

7.Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.            

   Ou parais comme tu es, ou sois comme tu parais.

 

Viens,sois des nôtres !

Quique tu sois, sois des nôtres !

Quetu sois mécréant, idolâtre ou mage,

Ouque tu aies violé cent fois ton serment…

Soisdes nôtres ! Notre foyer n’est pas la porte du désespoir;

Maisbien la porte de l’espérance. De grâce, sois desnôtres…

 

Ta musique vivante continue à faire tourner des corps

Tes idées sont immortelles et font tourner pas mal de têtes

 

Derleme, çeviri ve yorum : Yakup YURT © -16.12.2005

 





00:30 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

16/12/2005

ÇAĞDAŞ UYGARLIK YOLLARI MAYIN DÖŞELİ!

 

         Bendeniz naçizane daha çok iyimser mizaçlı olarak bilinen biriyimdir. Kolay kolay panik veya strese kapılmam. Amma velâkin inanmadığım bir duaya da kuzu kuzu amin dememe gibi kötü bir huyum da vardır. Hemen söyleyeyim ki hiç iyi görmüyorum memleketin halini ne yazık ki.

         Mustafa Kemal Atatürk'ün "Türk! Öğün, Çalış, Güven!" veciz sözünü      7 den 70 e herkes bilir. Öğünmek için başarmak, başarmak için çalışmak, çalışmak için güvenmek gerekir. Üçü de günümüz Türk insanında yok kim ne derse desin! Ne başarı, ne iş, ne güven… Gençler bunalımda, işsizlik, parasızlık, lüks tüketim kıskacında kıvranıp duruyor. Kimileri puan tutturup okuma sevdasında çırpınırken, kimileriyse diplomalı işsizler ordusuna eklenmenin mutsuzluğunu yaşıyor. 400 milyon TL maaş alıp, işi olduğu için Tanrı'ya şükreden gıda mühendisleri var memlekette. Deniz otobüsünde bir bardak portakal suyu 5 YTL olmuş. C vitamini içeriyor diye ilaç niyetine satıyor olabilirlermi acaba? İstanbul'da bir sokak simitçisi ayda ortalama 2.000  YTL kazanıyormuş, bir iktisat profesörünün ifadesine göre. Büyüklerimizin ifadesiyle her kötülüğün “sorumlusu” medyanın yalancısıyım ben!.. O zaman niye okunsun ki kardeşim… Globalleşen dünyada masraf edip onca yıl dirsek çürüt, mürekkep yala sonra git, kendi ülkende emperyalist holdinglere ırgat ol. Sadece Türkiye'nin değil, dünyanın çivisi çıktı.

         Millet eğitim, kültür, sanatın faso fiso olduğunu çoktan anladı. Niye binbir zahmet ve fedakarlıkla okutsun çocuğunu? Hem kolay mı gerekli puanı tutturmak, garantisi mi var? Her televizyon kanalında bir yarışma. İnsancıklar yarışmakolik oldu, ailece, sülalece, mahallece! 80 yaşındaki dedem bile dans yarışmasına katılarak jüri üyesi Yonca Evcimik hanımı hüngür hüngür ağlatmadı mı? Kafanı kullan topçu ol, cazibeni kullan dansçı ol. TV kanalları sanki birer yıldız üretme çiftliği. Herkes sanıyor ki 10-15 yıla kadar AB üyesi olacağız ve bolluk-bereket yağacak, bütün sorunlar sona erecek!

         Bu duruma nasıl gelindi? Sorumlu kim? Rivayet muhtelif. Herkes işine geldiği gibi kendi takımına uyan yorumları tercih ediyor. Cahiller konuşuyor, bilenleri etkisiz hale getiriyorlar. Benim kişisel görüşüme göre, bilerek veya bilmeyerek, isteyerek ve istemeyerek, 1938 yılından günümüze Türkiye'nin yönetiminde söz sahibi olan herkes işlenen suça ortaktır. Büyük Atatürk'ün cenazesi kalkarken yıkım çalışmalarına başlamışlar bazıları. Belki de hastalığının son döneminde bile… Ben senden kendi adıma özür diliyorum rahmetli Atam; Cumhuriyeti emanet ettiğin Türk Gençliği olarak senin düşüncelerine layık olamadık. Tembellik ettik, işin kolayına kaçtık, borçla hovardalık yaptık, darbecilerden demokrasi beklemek zorunda bırakıldık.   

         Newsweek Dergisi Türkiye'nin kırk yıllık AB serüvenini şöyle özetlemiş : “Türkiye tam modern bir toplum olsa, AB üyeliğine ihtiyacı olmazdı!” BYT katılımcısı sayın Akar Duru, bunu çok yerinde ve anlamlı bir yorumla “Türkiyeyerine, Atatürk' ün gösterdiği yoldan gitmeye devam etseydi AB ye ihtiyacı olmazdı” diye yorumlamış. “Kafasına göre Atatürk'çülük yaratmayan, Atatürk ve hayatını çok iyi okuyup, tahlil edip anladıktan sonra, olaylarla karşılaşınca Mustafa Kemal böyle hareket ederdi deyip, o davranışı, bütün imkânlarını kullanarak, çekinmeden ve gerektiğinde faturasını da ödemeye hazır olarak uygulayan herkes Atatürk'çüdür” değerlendirmesi ile “dinozor” veya “marjinal” yakıştırmalarının bir kompliman veya bir onur madalyası gibi  algılanmaları gerektiğini vurguluyor adeta. Atatürkçülük yapılmaz, Atatürkçülük yaşanır!

         Atam sen 1881 doğumluydun, 1938 de 57 yaşında vefat ettin. Yakın mesai arkadaşın Celal Bayar 1883 doğumluydu, 22 Ağustos 1986 da 103 yaşında vefat etti. Ahhh…ne olurdu sanki, o kadar kahretmesen, o kadar içmesen, erkenden ölmesen, 25-30 sene daha yaşasan, Türkiye çağdaş uygarlığa senin orkestra şefliğinde taşınsa, ulus-devlet pekişse, sanayileşme gerçekleşse, başı dağların başındaki dumanlara değen, öğünen, çalışan ve güvenen yurtsever, bağımsızlıkçı bir nesil ortaya çıksa… Yemin billah AB Türkiye'den müzakere tarihi beklerdi…Ve yarın Şişli Adliyesi'nde başlayacak "Pamuk" davası da olmazdı.

        Güneşin ufuktan doğması engellenebilir mi? Ne yapalım, düşe kalka ilerliyoruz çizdiğin çağdaş uygarlık yollarında…Ve daha yeni senin yanına gelen Attila İlhan ağabey Bursa'da bir imza gününde gençlerle konuşurken "dip dalgası" hissetmiş! Bunun da üstesinden geliriz değil mi Atam?

 

Yakup YURT - Brüksel, 15 Aralık 2005

 

           


05:12 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

13/12/2005

Yakup Kadri Karaosmanoğlu (27 Mart 1889-13 Aralık 1974)

Romancı, politikacı, diplomat...

27 Mart 1889’da Kahire’de doğdu 13 ve Aralık 1974’te Ankara’da öldü.

1916-1917’de Üsküdar İdadisi’nde felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı.

Verem tedavisi için gittiği İsviçre’den Mondros Mütarekesi’nden sonra döndü.

Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen yazı ve hikayeler yayımladı.

1921’de Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısı üzerine Anadolu’ya geçti.

1932’de Şevket Süreyya (Aydemir), Burhan Asaf (Belge), İsmail Hüsrev Tökin, Vedat Nedim (Tör) ile birlikte Kadro dergisini çıkardı. Dergide savunulan görüşler yönetimce zararlı görüldüğünden 1934’te bir “emrivaki” ile Tiran Elçiliği’ne atandı.

Daha sonra Prag, Lahey, Bern ve Tahran elçiliklerinde bulundu.

1955’te emekliye ayrılıp yurda döndü, Ulus gazetesinin başyazarlığını yaptı.

27 Mayıs 1960’tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi.

Öldüğünde Anadolu Ajansı’nda yönetim kurulu başkanıydı.

1916’dan sonra sanat anlayışı ve dil tutumu değişti. Balkan Savaşı’yla Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımları, Kurtuluş Savaşı’ndaki gözlem ve tanıklığı, onu, toplum için sanat anlayışına yöneltti.

Milli Edebiyat akımının “sade dil” anlayışını benimsedi.

Yaygın ününü romanlarıyla sağladı. Tanzimat’la başlayan toplumsal değişimin bütün evrelerini “bir roman zinciri içinde tasvir etti”.

Basılan ilk romanı ve en beğenilen romanları Kiralık Konak’tı (1922).

Meşrutiyet döneminde aynı ailenin üç kuşağını anlatığı bu romanda, Tanzimat’tan sonra ortaya çıkan değer kargaşasını, kuşaklar arasındaki çatışmayı, batılılaşmanın yol açtığı yozlaşmayı inceledi.

Sodom ve Gomore’de Mütareke dönemi İstanbul’unu, işgal kuvvetleriyle işbirliği yapan yozlaşmış çevreleri ve törel çöküşü inceledi.

1942’de CHP Roman Ödülü’nü alan ünlü yapıtı Yaban’da Kurtuluş Savaşı yıllarındaki aydın-köylü ilişkilerini, Ankara’da Cumhuriyet’in temelindeki idealleri, kuruluş yıllarının coşkusunu ve zamanla bu ideallerin yitirilişini dile getirdi.

İki ciltlik romanı Panorama’da ise Şapka Kanunu’nun çıkışından Demokrat Parti’nin iktidara gelişine kadar geçen süreci ele aldı.

Roman anlayışını, “Her roman bir hayat tecrübesinin mahsulü olduğu kadar muayyen bir mizacın ve şahsi hayat görüşünün bir sanat eseri halinde tecellisidir” diyerek açıklayan merhum yapıtlarında çok geniş bir insan kadrosuna yer verdi.

“Türk romanında belki ilk defa tipleri toplumsal koşullara ve tarihsel sürece bağlamaya çalışırken, bu tiplere canlı ve gerçek bir kişilik kazandırma uğruna bilinçli bir çaba gösterdi.”

Anı kitaplarıyla da dönemiyle sonraki kuşaklar arasında köprü oluşturdu.

 

Eserleri

Roman:

Kiralık Konak, 1922

Nur Baba, 1922

Hüküm Gecesi, 1927

Sodom ve Gomore, 1928

Yaban, 1932

Ankara, 1934

Bir Sürgün, 1937

Panorama, 2 cilt 1953-1954

Hep O Şarkı, 1956.

Hikaye:

Bir Serencam, 1913

Rahmet, 1923

Milli Savaş Hikâyeleri, 1947

Anı:

Zoraki Diplomat, 1955

Anamın Kitabı, 1957

Vatan Yolunda, 1958

Politikada 45 Yıl, 1968

Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, 1969

 

Saygı ve minnetle anıyoruz. Yaşarken ürettiklerinizle bizleri aydınlattığınız için unutulmuyorsunuz. Nur içinde yatın!..

Derleyen : Yakup YURT


00:22 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

Behçet Necatigil (16 Nisan 1916-13 Aralık 1979)

Behçet Necatigil, 16 Nisan 1916 tarihinde İstanbul'da doğdu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu ve Edebiyat Bölümünden mezun oldu. Kars, Zonguldak ve Kabataş Erkek Lisesi'nde, İstanbul Eğitim Fakültesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Kabataş Erkek Lisesi'nde Demir Özlü, Hilmi Yavuz gibi yazar ve şairlerin öğretmeni oldu.

13 Aralık 1979 tarihinde de İstanbul'da öldü.

İlk şiiri, lise öğrencisi olduğu yıllarda Varlık dergisinde çıktı. O tarihten, ölümüne kadar hep şiirinin ve edebiyatının içinde oldu. Şiirlerinde evler, aile, çevre, aşklar, bunalımlar, hastalıklar, yalnızlıklar ve ölüm onun kendine has anlatımı ile çok defa kısa mısralar haline gelir. Eski ve yeni kelimeleri ustaca şiirine yerleştirir. Sağlam ve tutarlı bir şiir dünyası vardır.

Şiir kitapları dışında, düz yazılarını içinde topladığı Bile/Yazdı adlı eseri de bulunmaktadır.

Almanca'dan çevirileri de olan Necatigil, radyo oyunları da yazmıştır. Bu alandaki çalışmalarını Yıldızlara Bakmak (1965), Gece Alevi (1967), Üç Turunçlar(1970), Pencere (1975) kitaplarında topladı.

Ailesi ölümünden sonra, Necatigil Şiir Ödülü oluşturdu, ödül her yıl verilmektedir.

Şiirlerinden sadece bir örnek.

GİZLİ SEVDA

Hani bir sevgilin vardı

Yedi sekiz sene önce,

Dün yolda rastladım

Sevindi beni görünce.

 

Sokakta ayaküstü

Konuştuk ordan burdan,

Evlenmiş, çocukları olmuş

Bir kız, bir oğlan.

 

Seni sordu.

Hiç değişmedi, dedim,

Bildiğin gibi...

Anlıyordu.

 

Mesutmuş, kocasını seviyormuş,

Kendilerininmiş evleri...

Bir suçlu gibi ezik,

Sana selam söyledi.

ÖDÜLLERİ

Yedi Tepe Şiir Armağanı (1957)

Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü (1964)

Saygı ve rahmetle anıyoruz.

Derleme : Yakup YURT- Kaynak : Wikipedia ve Geocities.


00:07 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

12/12/2005

ADİLE NAŞİT : VAZGEÇİLMEZ VE BİR DAHA GELMEZ…

Bugün 11 Aralık 2005.

Herkes açısından diğer günler gibi sıradan bir gün aslında.

Evet, isterseniz öyle de söyleyebilirsiniz.

Bugün varız, yarın yokuz sonuçta!

Ama hayır işte öyle değil… Bugün diğer günlerden farklı : Çünkü tam on sekiz yıl önce bugün ailemizden biri, hepimizin Adile Naşit ablası çekimlere ilelebet son verdi. İlk kez kızdı ve stüdyoyu ilelebet terk etti.

***

Şaka sandılar, zira alkışlar hâlâ dinmedi.

Belki öldüğünü bile unuttunuz ve yaşıyor sanıyorsunuz.

O aldatıcı saflığıyla alkışlarınıza kanıp geri gelir diyemi düşünüyorsunuz?

***

Onu hergün evinizde, aranızda, ekranlarda görüyorsunuz.

O aranızdan, ailenizden biri.

Seyretmekten hiç bıkmıyorsunuz.

Varlığından hiç sıkılmıyor, aksine film bitecek ve gidecek diye üzülüyorsunuz.

O küçücük kadını sizin gözünüzde öylesine büyüten, ölümsüzleştiren ne diye merak ettiniz mi hiç?

Sizi, size rağmen, karamsarlıktan çekip alması mı?

Umutsuzluklarınıza çareler üretmesi mi?

Zamanla daha sağlıklı ilişki kurmanıza destek olması mı?

Bazı dertlerin dermanının zaman olduğunu anlatması mı?

Pozitif enerji yükleyerek gönlünüzü alması, çalması mı?

Hayata küsmemeyi, dünyaya olumlu bakmayı öğretmesi mi?

Az yaşa, öz yaşa, ama mutlaka gülerek yaşa felsefesine o "cehaletine" rağmen sizi inandırması mı?

***

O hiç entellik, ukalalık, çokbilmişlik, ikiyüzlülük, bilgelik içermeyen sade zerafetiyle, sade asaletiyle…Hepimiz onun gibi bir ablamızın olması hayaliyle yaşamıyor muyuz?

Ve on sekiz yıl geçti aradan! Tanrım ne çabuk dönüyor dünya, ne çabuk akıyor zaman ve sular!

Martılar yine uçuyor, kuşlar yine ötüyor, arılar yine bal toplamaya devam ediyor…

Ama hayal bahçemizin çiçekleri birer birer soluyor gönül vazolarımızda!

***

Nur içinde yat Adile abla.

Seni hiç unutmadım, minnacık büyük kadın!

"Ne zaman gelirsen gel, başıma tac olursun"

Sen benim biricik Adile ablamsın…

Haa… unutmadan, annemin, babamın da selamları var! 

 

Yakup YURT – Brüksel/11 Aralık 2005

 

 

 


07:49 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

09/12/2005

Yalnızlık diye bir şey yoktur(La solitude ça n'existe pas)

Sözler : Pierre Delanoë. Müzik : Gilbert Bécaud

 

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

 

Evimde benden başka kimse yok

Ama bu beni endişelendirmiyor

Radyo var, televizyon var

Bana hava durumunu ve saati veren

Kuzey Kahvesi'nde sandalyem var

Arkadaşlarım beni flipper*oynamaya bekler

Hava dışarda çok soğuk olduğunda

Bana kucak açan iyi kalpli rahibeler

 

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

 

Belki birkaç kurt yalnızdır hâlâ

Ve belki birkaç zavallı yabani hayvan

Birkaç göçer, birkaç meczup

İle revaçtan düşmüş birkaç şair

Birisi için her daim birisi vardır

Her zaman bir toplum seni bekleyen

Hayır hayır Akdeniz Tatil Klübü

Köpeklerin hizmetine sunulmamıştır

 

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

 

Yanılıyorsun, küçük hanım

Beni umutsuz sanıyorsan

Mizacım boşluktan nefret eder

Evren senin yerini doldurdu bile

Canım isterse çeker giderim

Havai'ye, Woodstock'a veya başka diyara

Ve oralarda daha az korkma adına

Şarkı söyleyen binlerce insanla buluşurum

 

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

Yalnızlık diye birşey yoktur

 

Çeviri : Yakup YURT-Brüksel, 09.12.2005

Şarkı sözlerinin Fransızcası www.paroles.net sitesindedir.

* Flipper : Beş adet madeni topun en az üçünü yatay, dikey ve çapraz sıralı olarak numaralı deliklere sokmayı başaranlara puan veya para kazandıran elektronik oyun makinası. Tek veya çok kişi eğlence veya kumar amaçlı oynanabilir. Kasadan çıkan  aylık yekûn makinayı kiraya veren şirket ile kahvehane sahibi arasında yarı yarıya paylaşılır. (Y.Yurt


12:22 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

07/12/2005

07 Aralık dört iyi insanımızın öldüğü kötü bir gün…

Neden mi?

07 Aralık 1956'de Reşat Nuri Güntekin, yazar

07 Aralık 1974'te Karagöz oynatıcısı, yazar, Hayali Küçük Ali adıyla bilinen

                           Mehmed Muhiddin Sevilen

07 Aralık 1993'te Ressam Abidin Dino

07 Aralık 1979'da Prof.Dr.Cavit Orhan Tütengil, sosyolog-düşünür

 

aramızdan ayrıldılar ve ebediyete intikal ettiler…

Peki öldüler mi? Asla! Bilim ve sanat insanları ölmezler, ölümsüzdürler!

Mevlana gibi, Yunus gibi, Nasreddin Hoca gibi, Tevfik Fikret gibi, Aziz Nesin gibi, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi, Cahit Sıtkı Tarancı gibi, Orhan Veli gibi, Fikret Muallâ gibi, İbrahim Balaban gibi, Nazım Hikmet gibi, Dede Efendi gibi, Ruhi Su gibi, Aşık Veysel gibi, Münir Nurettin Selçuk gibi, Yılmaz Güney gibi, Ahmet Kaya gibi, Zeki Müren gibi, Barış Manço gibi, Cem Karaca gibi!.. Mümkün mü onları unutmak? Güzelliklerden kopmak insanlıktan vaz geçmek anlamına gelmez mi?

Nasıl unutabiliriz yaşamı daha yaşanır, daha çekilir hale getiren o güzel insanları? Mutsuzluğumuzu azaltan, kısa süreli mutluluklarımızın parfümünü, vitaminini üreten bu bahçıvanları?

"Damlaya damlaya göl olur" der atalar.

Mutluluk mutlu an damlacıklarıyla dolan bir yaşamdır desem yanlış mı olur acaba?

Sürekli mutluluk yoktur zira; henüz tatmamıştır hiç kimse.

"Sen mutluluğun resmini yapabilirmisin Abidin" diye sormuş Nazım Hikmet Abidin Dino'ya!

Hani o Picasso'ya seramikte yardım eden bizim Abidin'e…

Bakın nasıl yanıt veriyor şair Ziya Doğan bu soruya :

"Koklayınca solacak bir çiçekti mutluluk,

Dokununca kaybolacak bir hayaldi mutluluk,

Bulması çok zor, kaybetmesi rüya kadar kolaydı, anlamıştım."

Ben de her geçen gün daha iyi anlıyorum ve seviyorum onları.

Belki de yaşanacak günler gitgide azaldığı, son durağa her geçen gün biraz daha yaklaştığım için. Korkuların değil, sevgilerin yaşamı tatlandırdığını duyumsadığım için.

Hepsi nurlar içinde yatsınlar!

Yakup YURT-Brüksel/07 Aralık 2005

 


14:41 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

06/12/2005

Claude MONET (1840-05 Aralık 1926)

"Bak, doğan ölür...                  
Geriye, söz kalır.
Sözünü iyi söyle.
Ölümsüz olursun
."
 
"Güzellik, gerçek ve iyi... Bunlar, kiliseden daha eski bir üçlüdür."

Rahip Antonelli (Marcello Mastrionni) ile Alman subay (Richard Burton),
Roma'da savaşa dâir entelektüel sohbette.

"Ölümün el atamayacağı tek şey, sanattır."
Oscar Wilde.

"Sanat diye bir şey yoktur; gerçekte, yalnızca sanatçılar vardır."

Sir Ernst Gombrich'in "Sanatın Öyküsü" adlı kitabının başlangıç cümlesi.

 

"Geçen hafta sonu, amatör ressam hanımların bir karma sergisine davet edildim. İyi de, ben resim bilmem!!! Hazırlık bâbında, bir telâş cevahir defterimi karıştırdım. Ve, yukarıdaki özdeyişleri bulabildim. Keşke, üniversitede sanat tarihi okumak gibi bir lüksüm olabilseydi... Ve de keşke, resimden anlasaydım. Neerdeee... Resim, benim için yalnızca Claude Monet'nin güzelim tablolarıdır. Londra'da gazetecilik kursuna gittiğimde, en keyif aldığım yer, National Gallery idi. Ne zaman içim daralsa, City University'den çıkar, metroda aktarma yapıp soluğu National Gallery'de alırdım. Monet'in tablolarından birinin önünde bir bank da vardı. Sanki beni düşünüp de o taburenin özel olarak koymuşlar gibi davranmak pek hoşuma giderdi. Tablolarımın önünde kendimce hayallere dalmak, tek lüksümdü.
Eve dönüş vakti geldiğinde de, paramın yettiği tüm Monet kitaplarını aldım."

 

Yukarıdaki bütün sözler Jülide ERGÜDER'in kaleminden 27 Ocak 2003, Pazartesi günü Hürriyet gazetesinde yayınlandı.

 

Bütün güzellikler insanlar içindir.

Sanatı sevelim, sevdirelim, birlikte estetiğe yönelelim.

Günleriniz renkli ve aydınlık olsun!

 

Yakup YURT

Brüksel, 05 Aralık 2005

 


00:44 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

04/12/2005

DOĞAN AVCIOĞLU(1926-4 Kasım 1983)


Bilgi : 1926 yılında Bursa'da doğan, gazeteci, yazar, düşün ve siyaset adamı Doğan Avcıoğ1u           4 Kasım 1983'te İstanbul'da öldü.

Fransa'da iktisat ve siyasal bilimler öğrenimi gördükten sonra 1955'te Türkiye'ye döndü ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde asistan oldu.    

1956' dan itibaren haftalık Akis ve Kim dergilerinde, Ulus gazetesinde yazılar yazdı. Muhalefet-iktidar ilişkilerinin iyice sertleştiği günlerde Akis dergisini yönetti.

27 Mayıs harekatından sonra CHP'den Kurucu Meclis'e üye seçilen Avcıoğlu, 1961 Anayasası’nın hazırlanmasına da katkıda bulundu.

Avcıoğlu 1961'de Mümtaz Soysal ve Cemal Reşit Eyüboğlu'yla birlikte kurduğu, yayımını 1967'ye değin sürdürdüğü Yön dergisiyle 1960 sonrası siyasal düşünce ortamında etkin bir rol oynadı. Yön dergisinde yayımlanan yazılarında bir tür "Kemalist sosyalizm" anlayışını savundu. Kemalist devrimlerin altyapıda sürdürülmesini vurgulayan görüşlerinin yanı sıra Yön'deki yazılarıyla özellikle ırkçılığa ve Turancılığa karşı da mücadele veren Avcıoğlu, "Türkiye orduya dayanarak ve ordunun desteğiyle gericiliği ve gericileri yenmesini bilecektir" diyordu.

1963-1965 arasında Türk-İş Araştırma Merkezi müdürlüğü, 1968-1969 yıllarında ise CHP Yüksek Danışma Kurulu üyeliği yaptı. Sosyalist Kültür Derneği'nin kurucuları arasına yer alan Avcıoğlu kapitalizme ve emperyalizme karşı ekonomik bağımsızlığı savundu.

1971 askeri müdahalesine kadar çıkardığı haftalık Devrim gazetesinde yayımlanan yazılarında "devrim"in Kemalist aydınların yol göstericiliğinde ve Kemalist askerlerin öncülüğünde geniş bir cephe tarafından gerçekleştirilebileceğini öne sürdü.

12 Mart'ta "orduyu başkaldırmaya teşvik" iddiasıyla Korgeneral Cemal Madanoğlu'yla birlikte yargılanan ve beraat eden Avcıoğlu 1973'te siyasal yaşamdan çekildi.

1968'de yayımlanan ve gördüğü ilgi yanında yoğun eleştirilere de hedef olan Türkiye'nin Düzeni adlı yapıtıyla 1969 Yunus Nadi Armağanı'nı alan Avcıoğlu'nun başlıca yapıtları arasına 31 Mart'ta Yabancı Parmağı (1969), Devrim Üzerine (1971), Milli Kurtuluş Tarihi (UC kitap, 1974-1975), Türklerin Tarihi (beş kitap, 1978-1982) sayılabilir.

 

Yorum : 68 Kuşağını etkileyen, bilgilendiren, bilinçlendiren ve birikimiyle yönlendiren üretken ve dürüst aydın Doğan Avcıoğlu ağabeyi rahmetle anıyor, bıraktığı yerin hâlâ boş olduğunu ve doldurulamadığını üzülerek ifade ediyorum. Seni eleştirenler senin çeyreğin kadar olabilselerdi bu hallere gelirmiydik hiç? Bir kurnazlığını affetmiyeceğim Doğan abi, kusura bakma! Allah ömürler versin, hâlâ hayatta olan babamla aynı yılda doğmana rağmen, tam da Turgut Özal'ın iktidara geleceği 1983 senesini seçtin ölmek ve o günden bu güne olanları görmemek için… Zamanında gitmesini bildin, seni uyanık seni!

 

Bilgi derleme ve yorum : Yakup YURT/Brüksel, 4 Aralık 2005

 


13:52 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

03/12/2005

Pierre-Auguste Renoir (1841-3.12.1919)

Bugün izlenimci (empresyonist) resim sanatının ölümsüz ve unutulmaz ismi Renoir'ın ölüm yıldönümü.

Bu dahi ressamın babası taş yontucusu, annesi terziydi.

Altı çocuklu aile 1845 yılında Paris'e yerleşiyor.

1854 yılında Renoir ressam çırağı olarak çalışmaya başlıyor; çiçek ve porselen tabak resimleri yapıyor.

1958 yılında, yani on yedi yaşında, kumaş tual üzerine resim yapmıya başlıyor.

1862 yılında Güzel Sanatlar Okulu'na giriyor. Orada Sisley, Bazille ve Monet gibi ressamlarla tanışıyor. Monet'den müthiş etkileniyor. Bütün bu ressamlar Delacroix, Corot, Courbet'ye hayranlar; fakat Edouard Manet'ye tapıyorlar.

1864 yılında Diaz de La Pena ile tanışıyor. Açık havada resim yapmaya ve paletini aydınlatmaya yönleniyor.

İlk yapıtlarında Courbet'nin etkisi gözleniyor. Aynı yıl, Paris'te ilk sergisini açıyor.

İki olumsuz yanıttan sonra, 1868 yılında nihayet Fransız Sanatçılar Salonu'na kabul ediliyor. Orada "Lise à l'ombrelle-Güneş şemsiyeli Liza" tablosunu sergiliyor.

Yıllar birbirini kovalıyor. Bu arada başarısız sergiler ve deneyimler yaşıyor. Bir türlü beklediği ve hak ettiği ün ve paraya kavuşamıyor.

1877 yılında L'Impressionniste dergisini kuruyor ve bu dergide çağdaş sanatın ilkeleri başlıklı makalesini yayınlıyor.

1880 yılında sağ kolu kırıldığı için belli bir süre sol eliyle resim yapmaya başlıyor.

1881 yılında İtalya seyahatında Raphaël'in ve primitiflerin (ilkelci) yapıtlarıyla ilgilenmeye başlıyor ve etkileniyor.

1883 yılında empresyonizmden gitgide uzaklaştığı farkediliyor.

1886 yılında üstadın 32 tablosu New-York'ta sergileniyor ve Amerikan piyasası izlenimci ressamlara açılmış oluyor.

1888 de Cézanne ile buluşuyor ve nü (çıplak kadın) tablolar gerçekleştiriyor. Yapıtları Rubens ve Watteau'yu anımsatıyor.

1888 Aralık ayında ortaya çıkan ani artrit hastalığı (eklem yangısı) nedeniyle ellerini kullanamaz hale geliyor.

1898 yılında sağ kolu felç oluyor. Sağlığı her geçen gün bozuluyor.

1903 yılında inzivaya çekilip, vahşi zeytinlikler arasında resim yapmaya devam ediyor. Ressamın egemen rengi kırmızı olarak beliriyor.

Sağlık kaybedilse de güzellik üretmeye devam edilebilir mesajı veriyor.

3 Aralık 1919'da, yanı 86 yıl önce bugün, vefat ediyor.

Dünyamızı ardında nefis renkler bırakarak terkediyor.

Acaba izlenimlerini ötedekilere de resmediyor mudur?

Bana sanat tarihi dersini sevdiren bir ressam ölmüş olabilir mi sizce?

Tabloların kadar aydınlık nurlar içinde yat, toprağın bol olsun, büyük üstad!

 

Yakup YURT – Brüksel/03.12.2005


18:16 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

02/12/2005

İNTİHAR KOMANDOSU BELÇİKALI MERYEM

Brüksel'de evimin karşısında "Ane Vert-Yeşil Eşşek" tabelalı bir Belçika kahve-lokantası var. Bana Türkçe "komşu" kelimesiyle hitap eden patronu ile münasebetlerim iyidir. Adam seçicidir, ama kesinlikle ırkçı değildir. Fırsat buldukça uğrar, kendisiyle havadan sudan sohbet ederim. Aramızda düzgün ve seviyeli bir diyalog olagelmiştir. Bu mekanın bir özelliği de, bütün müdavimlerin büyük bir aile oluşturmasıdır. Yemekleri, şarapları ve fon müziği vasatın epeyce üzerindedir.

    ***

    "Yeşil Eşşek" mekanının müşterilerinden birisi de Michel isminde Belçikalı bir avukat arkadaşım var. Kendisi Belçika'nın güneyinde Hainaut vilayetindeki Charleroi şehri barosuna kayıtlı. Valon bölgesine dahil olan bu bölgede ekonomik kriz ve işsizlik müthiş boyutlarda. Yani Belçika genelinde yüzde 10'lar civarındaki olan işsizlik oranı burada yüzde 30'lara yaklaşıyor. Ahlaki değerler yozlaşıyor. Hafta sonları Brüksel hovardaları o bölgenin diskotek ve dans salonlarına yönleniyor. Avukat arkadaşım "Yakup, gel gidelim, 1000 Belçika Frangı (yaklaşık 25 Avro) harca, yeme-içme masraflarını karşıla yeter, al istediğini götür" dediğinde, şaşakalmıştım.

    ***

    Dün Belçika gazetelerinin birinci sayfalarını Charleroi'lı, Muriel Dagauque isimli genç bir bayanın fotoğrafları süslüyordu. Küpeli, dudakları boyalı, hoş tebessümlü, gözleri siyah sürmeli, İşte bu genç ve güzel (Avrupalı) kadın, 9 Kasım tarihinde Bağdat yakınlarında, Amerikan ordusuna ait bir konvoya saldırı düzenlerken ölen çılgın intihar komandosuymuş. Gazetelerdeki fotoğrafında kaç yaşında olduğu belirtilmiyor. Geçen Temmuz ayında 38 yaşındaymış. Belçika kamuoyu bu güzel yüzle geçen Perşembe günü tanıştı.

    ***

    Ve acımasız kampanya bütün haşmetiyle harekete geçti. Zavallı Charleroi'da doğmuş, Charleroi'da büyümüş, Charleroi'da kahvehanede ve fırında çalışmış. Sosyal konutlarda oturan fakir bir ailenin kızıymış. Önce bir Türk ile evlenmiş ve böylece İslam dini ile tanışmış. Fakat ilk aşamada tavır ve davranışlarında hiçbir köktencilik gözlenmemiş. Sadece Muriel olan hıristiyan adını islami Meryem ile değiştirmiş. Sonra Türk kocasından boşanmış.

    ***

    Boşandıktan sonra, dört yıl önce, kendisinden yedi yaş küçük Fas asıllı bir Belçikalı olan İssam Goris isminde bir kişi ile tanışmış. Genç adam Muriel'i Fas'a götürmüş, daha sonra  tekrar Belçika'ya gelmiş ve Brüksel'de Gare du Midi yakınlarında bir semte yerleşmişler. Geçen Ağustos ayında İssam ve Muriel Irak'a gitmişler. Türkiye ve Suriye üzerinden otomobilleriyle. Irak'ta, Muriel'in gerçekleştirdiği söylenen suikastten önce, kocası İssam Goris  Amerikalı askerlerce öldürülmüş. Muriel annesine en son geçen Ekim ayında Suriye'den telefon etmiş. "Belçikalı bir bayan terörist dediklerinde, o kişinin kızım olabileceğini tahmin ettim" diyor annesi basın mensuplarına. Çarşamba günü saat 6 civarında polisler eve geldiklerinde "kızım için mi geldiniz" dediğimde şaşırdılar diyor annesi.

    ***

    Müslüman toplum potansiyel olarak içinde terör barındıran bir bütün gibi sunuluyor medyada. Müslümanlar ise korkulması, uzak durulması gereken insanlar. Komünizmin çöküşünden ve İkiz Kuleler olayından sonra yeni bir evrensel düşman yaratıyor kendisine kapitalist sistem. Ve İslam dinine mensup insanları monolitik bir bütün olarak sunuyorlar. Genelleme mekanizması hiçbir engel tanımıyor. Örneğin benim gibi laikleri kasten unutuyorlar. Medya terörü herkesi herşeye inandırıyor. Yaratılmak istenen ve bence neredeyse yaratılmış olan sabit fikir şöyle formüle edilebilir : "İyilik, güzellik, barış Batıda; kötülük, çirkinlik, şiddet İslamda." Ve bunun mantıkı devamı olan "Öyleyse günah bizden gitti, onları dövebiliriz"!

    ***

    Bu ekonomik kriz döneminde, Batılılar, yani buranın yerlileri içinden çoğunlukla yaşlılar, emekliler, işsizler, fakirler, dar gelirliler kırk yıldır bu ülkelerde yaşayan göçmen yabancıları sevmiyorlar. Medya destekli ırkçılık Avrupa genelinde yükselişte. Hedefte varsa yoksa müslümanlar. Ne yapsalar suç. Onları olumsuzlukların sebebi olarak görüyorlar. Uyumsuzlukla suçluyorlar. Sistem bir kez daha kurbanlarını yargılıyor…

    ***

            Bataklık kurutulmuyor, sivrisinekler öldürülüyor. Fakirlik, cehalet, adaletsizlik devam ettiği sürece terörü önlemenin imkansız olduğunu çok iyi biliyor yetkili merciler. Amma velakin önlemek istermiş gibi konuşup, tam tersine gelişmesi için herşeyi yapıyorlar. Kapitalist ekonomik sistemin çarkları dönmeye, çokuluslu şirketlerin kasaları dolmaya devam ediyor. Ta ki alternatif bir sistem gelişinceye kadar. Bu arada olan tüm dünyanın fakirlerine oluyor. Fakirler kan kaybederken, zenginler korkarak yaşamaya devam ediyor. Bir gece kar yağıyor, Brüksel sokaklarında iki evsiz insan ölüyor. Sosyal haklar "cenneti" Belçika'da iki bin, AB'nin başkenti Brüksel'de bin iki yüz evsiz varmış. Bir CPAS müdiresi (Sosyal Yardım Sandığı) gerekli her türlü önlemin alındığını, fakat kışın herkesi gafil avladığını söyleyebiliyor. Brüksel'de metroda ve yollarda dilenciden geçilmiyor.

    ***

    Bir yandan ulus-devlet, milliyetçilik, Atatürkçülük gibi değerler öldü; şimdi evrensellik, globalleşme devri diyeceksiniz, sonra da şu pisliği, şu bombalama, şu intihar eylemini yapan kişi Türk, Faslı, Belçikalı, şuralı, buralı diyeceksiniz. Kim olursa olsun, yapan bir insan sonuçta ve mutlaka fakir bir insan! Fakir, mutsuz ve gelecekten umutsuz. Canından başka kaybedecek birşeyi kalmayan… Hiç kimsenin dili terörü besleyen sömürü düzenidir, adaletsiz uluslararası ekonomik düzendir demeye varmıyor nedense!..

    ***

    Ne gereği vardı Meryem : Ölmeseydin, belki bir yemek ısmarlardım bir gün sana ve terörün çare olmadığını anlatırdık birlikte!

 

Yakup YURT / Brüksel, 02.12.2005


12:05 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

29/11/2005

Her Yerde Kar Var

Her Yerde Kar Var

Söz : Fecri Ebcioğlu / Müzik : Salvatore Adamo

Her yerde kar var

Kalbim senin bu gece

Her yerde kar var

Kalbim senin bu gece

Belki gelirsin sen

Bakarken pencereden

Gözler yalnız özler

Karda senden izler

 

Yürümek karda zordur

Gelirsen bak aşk budur

Dönsen köşeden şöyle

Şarkı söylerim böyle

Yağma kar dur artık

Bak dondu kalbim

Yağma dedim dur

Belki gelir sevgilim

 

Gözyaşım dur düşme

Gelmeyecek düşünme

Kes ağlamayı artık

Bak oldu bana yazık

Karda zordur yürümek

Anladım gelmeyecek

Dünya oldu bana dar

Neden yağdın söyle kar

AB'nin başkenti Brüksel'de soğuktan ölen iki evsizin anısına…

Fransızca idarî hukuk dilinde, sokakta yaşayan, bu evsiz kişilere ne deniliyor, biliyor musunuz? SDF'ler : Yani "ikameti sabit olmayan" anlamına gelen "sans domicile fixe"

Zaten hep "İnce ince bir kar yağar, fakirlerin üstüne!"

Derleme ve yorum : Yakup YURT

Tombe la neige...  >>>Tıklayın




23:24 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

18/11/2005

Rubai

Kim demiş haram nedir bilmez Hayyam?

Ben haramı helali karıştırmam.

Seninle içilen şarap helâldir,

Sensiz içtiğim su bile haram!.

Ömer Hayyam'dan Dizeler

Aktaran : Yakup YURT


11:26 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

14/11/2005

ÖEK ÜÇLÜSÜNE NE OLDU?

 

 

27 Ekim 2005 günü Paris'in kuzey varoşlarında başlayan göçmen gençlerin isyanı yayılıyor. Herkes korku içinde. ÖEK Fransa Cumhuriyetinin kuruluş felsefesini simgeleyen Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik sözcüklerinin kısaltması. Bu üç kavram pek uğramamış varoşlara uzun zamandan beri. Halbuki okullarda hâlâ ezberletiliyorlar gençlere.

Peki bu gençler kim? Ezici bir çoğunluğu Fransa'da doğan ve büyüyen, Kuzey Afrika kökenli Fransız vatandaşı, işsiz, güçsüz, parasız, hayalsiz ve umutsuz gençler.

Ki onlar, birer saatli bombaydılar ve patladılar!

Araba alamayan, araba çalan, araba yakan gençler..

Gençlere hodri meydan çeken, onlara "pislik", "ayaktakımı" diyen, Macar kökenli Fransa içişleri bakanı Nicolas Sarkozy'e meydan okuyan, savaş açmış gençler. Gelecekten umudunu kesmiş, sistemle kavgalı, hırçın gençler!

Şiddetin çare olmadığını düşünemeyen, uslu durmaktan bıkmış, usanmış gençler!

***

Gençler dünyanın her yerinde aynıdır. Aceleci, kıpır kıpır, sabırsız, idealist.

Erişkinlerin kendilerine sunduğu düzeni beğenmezler.

Çünkü zaman süreci içinde beklenti algılamaları değişmiştir. Tüketim alanları çoğalmış, alışkanlıkları başkalaşmış, taklitçilik ve benzeşme yaygınlaşmıştır. Kendin olabilmek ve kendi olarak kalabilmek zorlaşmış ve neredeyse imkansızlaşmıştır. Globalleşen dünyada toplumsal altyapı ve teknoloji insanları hazan yaprakları misali savurmaktadır. İnsanlar arası ve aile içi ilişkiler nitelik değiştirmiştir. Hazırlıksız yakalanan dünya ve insanlarlarımız ya çaresiz bir çırpınışta, ya da olumsuz bir teslimiyet içindedir.

Ahkâm kesen çoktur, ama çare üreten yoktur.

***

Gençler ekonomik sorumlulukları olmadığından saftırlar, temizdirler…Kirlenmeye zamanları olmamıştır henüz. Bir Fransız atasözü "Gençler bilmez, yaşlılar bilir yapamaz" der. Gençlikte deneyim ve ekonomik güçten, yaşlılıkta sağlıktan yoksundur ademoğlu.

Dünyaya eleştirel bakarlar, dünyayı kendilerince şekillendirmek isterler, ütopyaları vardır.

Uçukturlar, uçarıdırlar…

Umut ederler, hayal görürler, hayallerinin peşinden koşarlar.

Tutuculuğa karşı yenilikçidirler.

Bu insanlık tarihinin her döneminde böyle olmuştur.

Kuşaklar, kültürler, uygarlıklar, diller, dinler, etnik gruplar, sosyal sınıflar arası sürtüşmeler ve çatışmalar olagelmiştir. Bu da son derece doğaldır.

***

İstemek güzeldir, güzel olmasına da, istekleri somutlaştırmak için gerekli maddi ve manevi olanaklar herkese eşit olarak verilmemiştir. Adalet eşit dağıtılmamıştır. Dürüst, namuslu, iyi ahlaklı, faziletli, sabırlı, inançlı olmak yetmemektedir. Herkeste derviş sabrı yoktur. Fırsat eşitliği gerçek ve iktidara ulaşma yolları açık olmalıdır. Irkçılık ve ayrımcılık 21. yüzyıl dünyasına yakışmamaktadır.

***

Çocuklarımızı ahlaki ve mesleki  yönden geleceğe hazırlamak bizim görevimizdir.

Onların aile yuvalarımızı ve içinde yaşadıkları toplumu güzelleştiren hoş kokulu ve renkli birer çiçek olmasını istiyorsak, bahçıvan ciddiyetiyle çalışmak zorundayız.

"Ne ekersen onu biçersin" felsefesi evrensel doğruluk içermektedir.

***

Fransa'da "Göçmenlerin Yaşam Şekilleri" konusunda 3 yıl araştırma yapan sosyolog Prof. Dr.Semra Paşazade'den öğrendiğimize göre "Araştırma gösterdi ki homjen kültür yok. Tekil vatandaşlık anlayışı kırılıyor. Çok kültürlü, modern yaşam şekline adapte olsa da sisyasiler göçmenlerden sadece oy istedikleri, haklarını vermedikleri için isyan çıkıyor. AB'nin başkenti Brüksel'de, Almanya'da da yaşandı. Araştırma bu hareketin AB'ye yayılacağını gösterdi. Gettolara itilmiş insanlar aslında bir hapishane hayatı yaşıyor. Sabah işe gidiyorlar, gece hapishanelerine dönüyorlar. Belirli bir mahallenin ötesinde kabul görmüyorlar."

Bu satırlar bir hastalık teşhisidir.

İlaçlar sigorta kapsamında değildir ve eczanelerde satılmamaktadır : Sevgi, Saygı, Hoşgörü.

Günde üç kez ve damardan!.

Gençlere iş verin, para kazansın, kimlik sahibi olsunlar.

Hayal kurabilsin, geleceğe umutla baksın, yuva kurabilsinler.

 

Yakup YURT

Brüksel, 14 Kasım 2005


23:14 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

Orhan VELİ (13 avril 1914-14 novembre 1950)

AYRILIŞ                                                      

Bakakalırım giden geminin ardından;          

Atamam kendimi denize, dünya güzel;         

Serde erkeklik var, ağlayamam.                  

SEPARATION

Mon regard se perd derrière le bateau qui s'en va;

Je ne puis me jeter dans la mer, le monde est beau;

La virilité ancrée dans ma tête, m'empêche de pleurer.

Orhan Veli

Traduit du turc par : Yakup YURT

POUR VOUS

Pour vous, mes frères humains,

Tout est pour vous ;

Et la nuit, et le jour sont pour vous ;

De jour la lumière du jour, de nuit le clair de la lune ;

Au clair de la lune les feuilles ;

Sur les feuilles la curiosité ;

Sur les feuilles la raison ;

Sur la lumière du jour mille et un verts ;

Et les jaunes et les roses sont pour vous ;

Le contact de la peau avec la paume,

Sa chaleur,

Sa tendresse,

Le confort du sommeil ;

Les bonjours sont pour vous ;

Pour vous les mâts qui se balancent dans le port ;

Les noms des jours,

Les noms des mois,

Les peintures des canots sont pour vous ;

Pour vous le pied du facteur,

La main du potier ;

La sueur qui s’écoule des fronts,

La balle tirée sur les champs de bataille ;

Pour vous les tombeaux, les pierres tombales,

Les prisons, les menottes, les peines de mort ;

Pour vous ;

Tout est pour vous.

Orhan VELİ

Traduit du turc par : Yakup YURT

Orhan Veli Kanık, 13 Nisan 1914 tarihinde  İstanbul'da doğdu. Galatasaray'da başladığı öğrenimini, babasının atandığı Ankara'da Gazi İlkokulu ve Ankara Erkek Lisesi'nde sürdürdü. Lise sıralarında Oktay Rifat ve Melih Cevdet'le  arkadaş oldu. Liseyi bitirince İstanbul'a dönerek, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi (1932), ancak yüksek öğrenimini yarım bıraktı (1935). 1936'da Ankara'ya döndü ve askere gidinceye dek PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Milletlerarası Nizamlar Bürosunda memurluk yaptı. Yedek subaylığını tamamlayınca, iki yıl kadar, yine Ankara'da, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda çalıştı. 1947'de, Hasan Âli Yücel'in yerine Reşat Şemsettin Sirer'in bakan olarak atanması üzerine, Milli Eğitim Bakanlığında "antidemokratik bir hava" esmeye başladığını söyleyerek, görevinden istifa etti. 1 Ocak 1949-15 Haziran 1950 tarihleri arasında yirmi sekiz sayı süren, on beş günde bir yayımlanan, iki sayfalık ' Yaprak'  dergisini çıkardı. Yaprak dergisi serüvenini sürdüremeyeceğini anlayınca Ankara'dan ayrılıp İstanbul'a gitti. Gene o yılın kasım ayı içinde, bir haftalığına geldiği Ankara'da, 10 Kasım 1950 gecesinde, yolda, onarım için kazılmış bir çukura düşerek ayağından yaralandı. İstanbul'a döndükten sonra, bir arkadaşının evindeyken, durumu birdenbire kötüleştiği için kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde, 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü, Rumelihisarı Mezarlığı'na gömüldü. (www.siir.gen.tr)

Yasayan oluleri yasama baglayanlar hiçbir zaman olmezler.

Beni yasama baglayanlardansin.

Yasayan birçok insandan daha çok varsin

Mekanini raki kokulari ve marti çigliklari sarsin...

Yakup YURT

Bruksel, 14 Kasim 2005

 


12:07 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

12/11/2005

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Tomurcuklar yeniden açarken

Yeni zaman gençliğinin

Işık saçmaya başlayan

Eski kenti sarmaladığı an

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Kış onu bırakıp giderken

Güneş onun yeni uyanmış

Eski çatılarını okşarken

 

Gezdiğim meydanlarda

Gezdiğim sokaklarda

Esen rüzgarın uçurduğu

Müge kokusunu severim

Severim gezinmeyi

Tüm şehrin

Birbirine sokulan

Sokaklarında

Ben Paris’i mayıs ayında severim

 

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Gün doğarken

Sokaklar hafif bir uyku ardından

Rüyalara veda ederken

İşveli kızlar makyaj tazelerken

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Parlayan güneşi görmekten mutlu

Gizli bir alemin

Aniden canlandırdığı

 

Rüzgârın bana gürültüler taşıması

Hoşuma gider çeşit çeşit

Ve kapı kapı

Dolaştırılan dedikodular

Cıvıl cıvıl insan dolu sokaklarında

Kızlara asılarak

Gezinmeyi severim

Evet, ben Paris’i mayıs ayında severim

 

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Sahaflarıyla

Ve ilkbaharın geri getirdiği

Ressamlarıyla

Her yıl olduğu gibi rıhtımlarına

Ben Paris’i mayıs ayında severim

Onu sulayan Seine nehrini

Ve daha binlerce ayrıntılar yüzünden

Anlatamadığım

 

Acımasız gecenin

Yeryüzüne barışı sermesini severim

Ve şehrin aydınlanmasını aniden

Parlayan milyonlarca ışıkla birlikte

Vitrinlere bakarak

Gezinmeyi severim

Gece beni sarmalar

Evet, ben Paris’i mayıs ayında severim

 

Charles AZNAVOUR : “J’aime Paris au mois de mai”

Çeviren : Yakup YURT-Brüksel, 10.12.2004


20:26 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

08/11/2005

AVRUPA BİRLİĞİ'NDE YEREL MANTIKLAR ORTAK AKLA HİZMET EDİYOR MU?

Belçika Federal Hükûmet İçişleri Bakanı Patrick Dewael (VLD) Danimarka'ya bir inceleme gezisine giderek, bu ülkenin göç politikasının özelliklerini yerel yetkililerden dinledi. Halbuki Danimarka'nın göç konusundaki yasaları büyük ölçüde bu ülkenin aşırı sağının etkisi ile yürürlüğe sokulmuş olma özelliğine sahip.

 

Avrupa Birliği makamları göç akımlarını nasıl denetleyebiliriz sorusuna yanıt ararken, Belçika bu alanda alçak profil sergiliyor.meye devam ediyor. Bolluk ülkesi gibi algılanma sonucu binlerce insanın yasadışı yollardan Belçika'ya gelmesinden endişe ediliyor.

 

Belçika'nın bir göç politikası var mı?

I.Verhofstadt Hükûmeti tarafından 1999 yılında kararlaştırılan af yasası uygulaması sonucu yaklaşık 37500 kişi "kaçak" konumundan kurtulmuştu. Güvenlik veya sahtecilik gerekçesiyle 700 dosya daha savcılıklarda çözüm bekliyor.

 

Siyasi sığınmacı adayları arasında 3 veya 4 yıldır kesin karar çıkmasını bekleyenler bulunuyor. 15 Aralık 1980 tarihli yasaya istinaden Yabancılar Ofisi alınacak kararda tek yetkili kılındı. Bu husus Hükûmet programına gizli bir kloz olarak girdi. 16000 kişiyi ilgilendiren 12000 dosyanın incelemesi devam ediyor ve belki de idareye geniş bir manevra alanı bırakan o meşhur "istisnai koşullar" kriteri dikkâte alınarak af kapsamına alınabilirler.

 

Peki sayın bakan Dewael'in Danimarka gezisini bu kapsamda nasıl yorumlamak gerekir? Bilindiği gibi, başta aile birleşimi olmak üzere, Danimarka göç konusunda,Avrupa'nın en kısıtlayıcı uygulamalarına sahip ülkelerinden birisi olma özelliğine sahip. Siyasette hiçbir şey tesadüfi olmadığına göre, sayın bakanımız kendisini bekleyen birkaç pürüzlü dosyaya yaklaşmasına güç katacak bir ilham kaynağı aramaya gitmiş olabilir mi? Zira yaz aylarına kadar Belçika hukuk sistemini Avrupa Komisyonu'nun üç yönergesinin belirlediği asgari koşullara uyarlamak zorunda:

Bunlardan birincisi çatışma veya şiddet olaylarında arada kalarak mağdur olmuş kişilerin "ek korunmasına" ilişkin. Bu kavram yoruma oldukça açık.

İkinci yönerge aile birleşimiyle ilgili. Uluslararası kabul gören özel yaşam ve aile yaşamı hakkı bilhassa 'anlaşmalı evlilikler' nedeniyle ortaya çıkan göç baskısı yüzünden tam anlamıyla uygulanamıyor. Belçika'nın bu konudaki oldukça özgürlükçü rejimi devam edecek mi, yoksa yeni göç ve uyum koşullarına mı bağlanacak?

Üçüncüsü ise siyasal sığınmacıların karşılanmasıyla ilgili.

 

Belçika uluslararası alandaki yükümlülüklerini fazla göze batmadan yerine getiriyor, fakat yaptıklarının bilinmesi ise pek hoşuna gitmiyor. 1990'lı yıllarda insan kaçakçılarının  CPAS-OCMW adındaki Belçika sosyal yardım sandıklarının adreslerini dünyaya yaydıkları unutulmuyor. Bilindiği gibi 2000 yılında 42000 kişi siyasal sığınma başvurusunda bulundu. Parasal yardımının kaldırılması ile birlikte bu sayı 2004 yılında birden 15357 ye düştü. 11785 kişi ise uzaklaştırıldı, sınır kapılarından çevrildi veya gönüllü olarak döndü.

 

2003 Aralık ayında Belçika'nın günlük Le Soir ve De Standaard gazetelerinde yayınlanan makalesinde sayın bakan Dewael "kota sistemi içeren kontrollü göç" politikasına yeniden geçilmesini savunmaktaydı. Flaman işverenler uzun zamandan beri kapıların emek(çi) göçüne tekrar açılmasını talep ediyorlar. Valon işverenler ise nitelikli işgücünün kıtlığından yakınıyorlar. Bu konuda tartışma henüz açılmış değil, zira Başbakan Yardımcısı bayan Laurette Onkelinx (PS) işsizliğin yüksek oranda olduğu bir ülkede çalışma olanağının öncelikle ülkedeki işsizlere tanınması gerektiğini, ve bu kişileri yapacakları işlere hazırlayan mesleki eğitim kurslarına bir an önce başlanmasını savunuyor.

 

 

Avrupa ülkeleri bu tartışmanın içinden çıkamıyorlar. Fransa seçici bir göç politikasından yana, fakat siyasal sığınmacıların ve kaçakların ülkeyi istilasından çekiniyor. Halen 1 milyon kaçak barındıran İspanya tarihinin altıncı kitlesel affına hazırlanıyor : işverenlerinin sosyal ve mali yasalara uyması ve bunu en az bir yıl sürdürmesi halinde 800000 kişi geçici oturum hakkına kavuşabilecek. Yunanistan ve İtalya ise daha çok tarım işçilerine gerek duyuyorlar ve geçmişte bu nedenle yüksek sayıda kaçak işçiye hak tanıdılar. İngiltere ise siyasal sığınma hakkını beş yıl sonunda tekrar inceleme yapma, sığınmacının geldiği ülkenin siyasal durumunu yeniden değerlendirme koşullarına bağlı olarak tanıyor ve ekonomik sığınmacılar arasından da kendisine uygun olanları seçiyor. En nitelikli olanlar beş yıl sonra süresiz oturma belgesi alırken, diğerleri geçici oturma belgesi ile kalmaya devam ediyorlar. Danimarka ve Hollanda aile birleşimi hakkına çok katı kısıtlamalar koyuyor ve yeni gelenlere uyum koşulları dayatıyor. Almanya ise, eski SSCB ülkeleri vatandaşlarına kontrolsüz verilen binlerce vize skandalı içinde kıvranırken bu arada İspanya'yı Avrupa Birliği kapılarını açarak dürüst davranmamakla suçlamaya devam ediyor.

 

Evet Avrupa! Ama hangi Avrupa?

Hür Brüksel Üniversitesi (ULB) Avrupa Etüdleri Enstitüsü profesörü ve Odysseus Akademik Projesi koordinatörü bay Philippe de Bruycker'e göre "1997 Amsterdam Sözleşmesi'nden beri göç ve sığınma konuları ortak bir politika oluşturmaktalar. Fakat Avrupa Komisyonu (bürokratlar) ile Bakanlar Konseyi (siyasetçiler) arasında farklılıklar bulunuyor. Aile birleşimi konusundaki yönergenin üye ülkelere öylesine büyük manevra alanı bırakması sonucu ortak politika anlamını yitiriyor…" Geçen Ocak ayında yayınlanan Yeşil Kitap'ında, Avrupa Komisyonu nüfusun yaşlanması sorununa karşı koyabilmek amacıyla kontrollü ve ortak bir ekonomik göç politikası geliştirilmesi önerisinde bulunuyor. Fakat ülkelerin demografik (nüfusbilimsel) ve ekonomik gereksinimleri birbirinden farklı olduğu için kimse bunu dinlemek istemiyor.

 

Öyle olması da çok doğal bence! Birlik olmayan yerde dirlik olur mu hiç?   25 = 1 olabilir mi?

Yaşam çelişkilerden arındırılabilir mi? Evrensellik yerelliği inkâr etme anlamına mı gelir? Ülkelerin ekonomik çıkarları  açısından uyumun (entegrasyon) hangi boyutu sine qua non, yani olmazsa olmaz, bir koşuldur? İstenilen yasal  sisteme uyum mudur, yoksa kültürel asimilisayon mu? Örneğin benim 38 yıldır sürekli olarak içinde yaşadığım bu ülkeye uyumluluk veya uyumsuzluğumun derecesini kim veya kimler hangi kriterlere göre ölçme hakkına sahiptirler?

 

Bırakın canım. Güldürmeyin insanı… Yasaları eşit uygulayın yeter. Bırakın da insan gibi yaşasın tüm insanlar! Elimiz kolumuz olduğu kadar, gönlümüz ve beynimiz de var… Sadece işgücü olarak değil insan olarak algılanmayı bekliyor ve istiyoruz. Ne eksik, ne fazla. Mevlâna'yı, Yunus'u, Anadolu hümanizmasını, Atatürkçülüğü inceleyin, araştırın; bakın ne güzellikler çıkacak karşınıza insanlığa dair!

 

Yakup YURT – 18.02.2005


12:41 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

AVRUPA, AVRUPA, DUY SESİMİZİ

 

Her yıl olduğu gibi, bu yaz da, Türkiye'deydim. Sanki ben bülbülmüşüm de, Belçika altın kafesmiş misali öttüğümde vatanım derim, başka bir şey demem her nedense! Köyüm Umurbey'deydim bir buçuk ay süreyle. Anamın dizinin dibinde çay içerken, Gemlik körfezinde güneşin batışını izlemeye doyum olmaz. Marmara'dan meltem eser, kırlangıçlar süzülürken bulut bulut saçak altlarındaki yuvalarına doğru… İncirler ballanırken dallarda, üzümler sallanır salkım salkım bağlarda. Bir sonraki zeytin rekoltesinden umutlu olan hasbıhal ettiğim köylülerim mutluydular. Zira Umurbey'de zeytinler kasım ayında toplanmaya başlanır ve bütün büyük alışverişler "kasıma veresidir". Zeytin verimi iyi olursa yüzler güler, olmazsa suratlar asılır. Tebessüm bile arz-talep kanununa tabidir sanki…

 

İyi güzel de, zaman geçmek bilmedi bir türlü. Muhatap bulamamaktan dolayı. Herkes işinde gücündeydi; bana  ayıracak zamanları olamazdı doğal olarak. Onlar çalışıyor, sen tatildesin. Yanlış zamanda, yanlış yerdesin. Seninle mi uğraşacaklar! Kocaman adamsın, tuzun kuru, paran cebinde, keyfin gıcır. Deniz, göl, kaplıca yakın, ulaşım kolay. Bursa, Gemlik, Orhangazi, Yalova, İstanbul, İznik, Mudanya, Tirilye, Armutlu, Bandırma, Erdek, vs…günübirlik gezilebilecek mesafedeki güzellikler.

 

  Ama ben gezmedim : Hiçbir yere gitmedim. Köyümden dışarı çıkmadım.

 

  Yalan  söyledim farkında olmadan, özür dilerim. İki kez Gemlik Migros'a kitap almaya gittim. Ne bulabildiysem aldım. Tatilim okumakla geçti. Belçika'ya bir bavul okunmuş kitapla döndüm. Şimdi okuma sırası hanımda. Turgut Özakman'ın yazdığı Bilgi yayınevinde çıkan "Şu Çılgın Türkler" başlıklı belgesel romanının 28.basımını okudum. 748 sayfa, ama son 60 sayfası notlar ve kaynakçaya ayrılmış kalın bir kitap. Üç günde okudum. Duygularım kabardı, gözyaşlarım taştı. Ayrıca yazarın kendisini birkaç televizyon söyleşisinde izleme imkanım oldu. Tanışmış gibi oldum, o güzel kültür ve yazın insanıyla.

 

  "…Özakman'ın kitabı, tarihsel bir gerçeğin güzelim bir Türkçeyle roman diline dönüştürülmesidir." diyor İlhan Selçuk. "Hiç 688 sayfa boyunca gözlerinizin sürekli dolduğu oldu mu? Hiç, bir kitap boyu acıyı, kederi, gururu ve zaferi akıl almaz med-cezirler arasında adeta yaşadığınız oldu mu?.. Hiç, hıçkırıklarınızdan övünç duyduğunuz oldu mu?.. Benim oldu. Elleri öpülesi Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler kitabını okurken." değerlendirmesinde bulunuyor Ümit Zileli.

 

  Önce Çılgın sözcüğünün anlamına bir bakalım : 1. Aşırı davranışlarda bulunan, deli, mecnun. 2. Çok büyük, aşırı, olağanüstü (TDK, Türkçe Sözlük, 1.Cilt A-J, s475). Bunu İngilizler söylüyor atalarımıza. Peki bu sıfata müstehak olmak için ne yapmış atalarımız?

 

  Osmanlı İmparatorluğundan o dönemde "hasta adam" olarak bahsedilmektedir. Osmanlı Devleti'ne ve Türklere karşı, ortaçağın haçlı anlayışıyla yeni çağın ürünü emperyalizmi kaynaştıran acımasız bir politika uygulanacaktır. İstanbul işgal altındaır. Asker, sivil birçok yönetici Malta'ya sürülür. Türlü ayrılıkçı dernekler kurulmuştur. Bazı ümitsiz aydınlar ise mandacılıktan başka çıkar yol görmemektedir. İhanet kol gezmektedir. Çöküş ve çözülüş dönemi bütün şiddetiyle devam etmektedir. 1918 yazında 36. padişah olarak tahta çıkan Vahidettin devletin ve tahtının geleceğini dönemin süper devleti İngiltere'nin lütfuna bağlamıştır. Aklına onurlu, başı dik, bağımsız bir Türkiye gelmez. Tek güvendiği kişi ablasının kocası sadrazam Damad Ferit'tir. Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkar. Orta Anadolu'nun küçük bir bölgesine sıkıştırılan halkı işgale tepki göstermeye çağırır. Halk yoksul ve perişandır. İçine kapanmıştır. Bütün olumsuzluk ve yetersizliklere rağmen, Türkler bir "çılgınlık" yaparlar ve Misak-ı Milli'yi kabul ve ilan ederler. "Bölünmez, bağımsız, hür ve çağdaş bir Türkiye" kararı verilir. Akan onca kan ve gözyaşına rağmen, engeller sabırla tek tek aşılır, mucize gerçekleşir ve mutlu sona ulaşılır.

 

Emperyalizme karşı verilmiş ve kazanılmış ilk kurtuluş savaşıdır bu. Yer Bursa Şark Tiyatrosu. Gün Türkiye'nin barış görüşmeleri için Lozan'a davet edildiği gündür. Kürsüde M.Kemal Paşa salonu dolduran öğretmenlere hitap etmektedir. "Dünyanın hiçbir kadını ben vatanımı kurtarmak için Türk kadınından daha fazla çalıştım diyemez" diyerek onlara olan minnet borcunu ödemektedir. "Ordularımızın kazandığı zafer, sadece eğitim ordusunun zaferi için zemin hazırlamıştır. Gerçek zaferi, cahilliği yenerek siz kazanacak, siz koruyacaksınız. Çocuklarımızı ve geleceğimizi ellerinize teslim ediyoruz. Çünkü aklınıza ve vicdanınıza güveniyoruz! sözleriyle konuşmasını tamamlarken Nesrin'den Faruk'a "Seni zafer ve barış kadar seviyorum" yazılı bir kartpostal ulaşıyordu. Ve kurulan yeni cumhuriyetin vazgeçilmez şiarı "Yurtta barış, dünyada barış" olacaktı. Barış çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak için olmazsa olmazdı.

 

Çağdaş uygarlığı ise ne yazık (veya ne tuhaf) ki güçlü silahlara sahip Batı ülkeleri temsil ediyorlardı. II.Dünya Savaşı sonrasında "komünist tehdit" bahanesi ile T.C. Batı dünyasının kurduğu doğasına aykırı çeşitli ittifaklara yamandı. Bunun doğal sonucu olarak kendisini sevmeyen, kendisinden çekinen, İstiklal Savaşı'nda yendiği Avrupa ülkeleriyle müttefik olurken, komşularıyla ve dindaşlarıyla düşmane ilişkiler dönemine girdi. Son 40 yıllık süreçte ise Türkiye Avrupa'ya "ne olursun beni içine al" diye sürekli yalvaran ve bunun için anlamsız ve mantıksız tavizler veren bir ülke konumuna girdi. Halbuki hem Türkiye, hem de Avrupa Birliği ülkeleri doku uyuşmazlığının pekala farkındalar. Bunun medeniyetler çatışması ile bir ilgisi de yok kesinlikle. İslam dinine mensup 11 milyonu aşkın insan, Avrupa'nın içinde 40 yıldan bu yana Hıristiyan dünyanın demografik (nüfusbilimsel) sorunlarının çözümüne katkıda bulunuyorlar. Avrupa'nın işgücü ve beyin göçüne gereksinmesi gelecekte de devam edecek. Belki biraz daha seçici olarak. 2005'te, günümüz Avrupa'sı kendisiyle hesaplaşmasını tamamlayabilmiş değil. İç çelişkilerini aşamıyor. Hormonlu büyümenin zararları karşısında şaşırmış durumda. Dünyaya demokrasi ve insan hakları dersi veriyor, ama kendi içinde aşırı sağ, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının yükselmesine engel olamıyor. Kendi ayıplarından utanmıyor, ama mazlum ülkelerde ONG tabir edilen sivil toplum kuruluşları aracılığı ile "demokrasi ve insan hakları yokluğu veya azlığını" bahane ederek bu ülkelerin "aydınlarında" gereksiz kompleksler yaratarak, onları kendisine hayran bırakıyor ve ülkelerinden soğutuyor. Böylece hem kendi vicdanını rahatlatıyor, hem de kurtarıcılık payesine eriyor.

 

Berlin'deki o meşhur duvarın yıkılmasıyla çılgın bir dönem başladı. Tek kutuplu yeni dünya düzeninde "çılgın" bir globalleşme rüzgarı esiyor. Zengin, fakir herkesi kasıp kavuruyor her yerde. Kimse engel olamıyor. İnsani değerler bir bir yok oluyor. Bu furyaya, bu modaya direnenler tu kaka ediliyor. Çeşitli aşağılayıcı sıfatlar kullanılarak. Herşey sermayenin emrine veriliyor. Dünya dönmeye devam ediyor. Bireysel mutlulukların çok güzel, ama bencilliğin ne denli kötü bir şey olduğunu yavaş yavaş anlıyor insancıklar. Tüketim toplumunun ne denli acımasız bir hayal taciri olduğu  gerçeği ortaya çıkıyor her geçen gün. Dünyanın her yerinde egemen mutlu azınlıklar, işsiz, güçsüz ve mutsuz çoğunlukları nasıl etkisizleştirileceğinin arayışı içindeler. Türkiye işte böyle bir dönem ve ortamda AB'nin kapısında daha önceki adaylara uygulanmış olan modelin aynısı onurlu bir müzakerelere başlama tarihi bekliyor. Dönem başkanı İngiltere "savaş suçlusu" Hırvatistan'ı himaye eden Avusturya'yı bu akşam yapılacak toplantıda ikna edebilirse, yarın, yani 3 Ekim 2005 Pazartesi günü müzakereler resmen başlayacak. Ve ilk bomba nerede patlayacak biliyor musunuz? İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında büyük bir çılgınlık yaşanacak. AB'ci medya mutluluk çığlıkları atacak. Her şey sermayenin emrinde dedik ya.

 

Duygular mı ağır basacak, stratejik çıkarlar mı?

Bakalım nikah garantisi vermeyen AB nişanlanmaya razı edebilecek mi Türkiye'yi? Flört ne kadar sürecek ve sonuçta ayrılık mı olacak, izdivaç mı? Yaşanan süreç sonu belirsiz çılgın bir aşk hikayesi mi? Yerini nefret ve intikam duygularına bırakan bir ayrılık mı yaşanacak, yoksa mantık evliliğine mi gidilecek günün birinde? Qui vivra, verra! Yani yaşayıp, göreceğiz.     

 

Yakup YURT

Brüksel, 2 Ekim 2005

 


12:39 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (1) |  Facebook |

TUTARLILIĞA DAVET…

Tuhaf, bencil, maddeci, saygısız, sevgisiz, acımasız, vurucu-kırıcı bir dünyada yaşıyoruz.

Kuralsız, kanunsuz, güçlünün güçsüzü, zenginin fakiri, kuzeyin güneyi, erkeğin kadını, silahın ve paranın her şeyi ezdiği garip bir dünyada… Silah zoruyla globalleştirilen!

 

Bir yanda dünya nüfusunun küçük mutlu azınlığını oluşturan AB, ABD, Japonya, Kanada, Avustralya gibi GSMH kişi başına 20-30 bin dolar civarındaki ülkelerden oluşan zenginler kulübü. BM, NATO, IMF, Dünya Bankası, OECD, vb… kurumlarla dünyaya ağını örmüş örgütlü bir askeri ve ekonomik güç.

 

Hükmeden, kural koyan, ama kendi koyduğu kurallara kendisi uymayan, hesap vermeyen, hesap soran, kan ve gözyaşı akıtarak her geçen gün daha da büyüyen, insani duygulara kapalı bir sermaye imparatorluğu. "Minimum maliyet, maksimum kâr" düzeni. Uluslararası sermayenin spekülatif borsa diktatörlüğü. Para ağlatır ve güldürür, ama kendisi gülmez. İnsan ağlar, insan güler! İşyeri kapandığı için ağlayan çok insan gördüm Belçika'da. İşsiz kalan, rüyaları sönen. Örneğin Sabena'da, Vilvoorde Renault'da, vb…

 

Çoğulcu, demokratik, özgürlükçü, kendi içinde insan haklarına saygılı, sömürü düzeni sayesinde kendi içinde yaşayanlara sosyal adalet sunan, kendisini tutarlı, mantıklı, rasyonel, bilimsel gibi göstermeye çalışan "içerdekilere karşı kuzu, dışardakilere karşı aslan" bir sistem!

 

Sözde liberal. Zira bilindiği gibi özgürlük sözcüğünün Fransızca karşılığı "liberté", İngilizce karşılığı "liberty"dir ve liberal (özgürlükçü) sıfatı bu sözcükten türemiştir. Fransa Devletinin özünde "Liberté-Egalité-Fraternité", yani "Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik" yatar. New-York'taki  meşhur "Özgürlük Anıtı" özgürlükler dünyasının simgesidir aynı zamanda.

 

Şimdi nerden gerekti bunca mülahaza diyenler olacaktır.

Hemen aklıma gelen iki neden var.

 

Birincisi çeşitli Avrupa ülkelerinin Türk Onur Air uçaklarına koyduğu uçuş yasağı. Uçamazsın. Neden? Sebep yok. Nasıl yok? Bal gibi var. Türkiye gibi ülkelerde serbest rekâbetçi, özelleştirmeci felsefeyi savunan Avrupalı rekâbetten rahatsız. Hollanda rahatsız, Belçika değil! Anlayanlar anlamayanlara anlatsın… Mayıs ayının sonlarına yaklaşıyoruz, yakında 15-20 gün dinlenmeye gidecek tatilciler. Türk turizmini zarara uğratmak kimlere yarar sağlıyor acaba? Fransa'dan veya Hollanda'dan Avrupa Anayasası referandumunda bir "HAYIR" çıksın, siz  o zaman görün gümbürtüyü…Yok efendim ulusçuluk veya ulus-devlet ölmüşmüş, falan, filan! Büyük boğazlar küçük lokmaları severler de ondan : İşlerine öyle geliyor.

 

İkincisi ise Çin tekstil ürünlerine kota koyma düşüncesi. Neymiş efendim, Çin'de maliyetler çok düşükmüş, Avrupa tekstil sektörü bu fiyatlarla rekâbet edemezmiş. Tabii ki satacak. Sen how-know, teknoloji, silah satıyorsun ya! O da satacak tabii. Olmaz ha? Yasakla gitsin, engelle gitsin… Özgürlükçüsün ya, kota koyma özgürlüğün de var. Çinliler mallarını satamazlarsa aç kalırlar, ölürlermiş! Olsun. Hem abartma canım, insani yardım göndeririz olur biter! Güldürme beni liberal dünya…

 

Kendine gel Avrupa. Hastaya dürüst bir doktor edasıyla yaklaşmıyorsun. Niyetinin tedavi olmadığını bilmeyen mi kaldı? Terörle mücadele etmek istiyorsan işsizlere iş bul, fakirlerin karnını doyur. Lafla değil. Anlamsız kriterler dayatarak değil. Ekonomiler düzelince kriterler kendiliğinden düzelir. Göç ve iltica da durur, Batı da böylece "yabancılardan" kurtulur. Herkes kendi evinde rahat eder.

 

18 Mayıs 2005 – Yakup YURT

 


12:37 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

03/11/2005

BAYRAM GELDİ NEYİME !.

 

Akrep yelkovanı, günler geceleri kovaladı, bir Ramazan Bayramına daha ulaştık sağ salim. Şükürler olsun. Bütün Türk ve İslam âleminin bayramını candan kutlarım. Tüm sevdiklerinizle her şey gönlünüzce olsun.

Ben bu bayrama epeyce buruk giriyorum. Bu burukluğun çeşitli sebepleri var.

Pakistan'da ve Türkiye'de durmak bilmeyen toprak sarsıntıları, Amerika kıtasını kasıp kavuran tayfunlar, harap olmuş, ağlayan perişan insanlar. Fakirliğin gözü kör olsun. Ölen masum insanlar, ağlayan masum insanlar ve dünyanın egemen süper gücüne teslim olmuş çaresiz mazlum devletlerden oluşan, insanın içini burkan bir manzara…

Bunun adı global dünya, küreselleşme, evrensellik, çağdaş uygarlık, vs…vs… Yiyebilenlere afiyet olsun, ban almayayım izninizle! Dolarmış, Avroymuş, şuymuş, buymuş, sonuçta maddeye, paraya teslim olan ve maneviyatçı geçinenler utanmıyor musunuz çelişkilerinizden? Her şeyin makroekonomik istatistikler açıklanmaya çalışıldığı bir dünyaya mahkûm edildik hepimiz. Adam aranmıyor, adam olunmuyor. Kaç paralık adamsın deniliyor. Her şey pazarlık konusu… Çok yazık!

Büyüklerimiz bize öyle öğretmemişti. Küçüğe sevgi, büyüğe saygı, vatandaşlık onur ve gururu, laik dindarlık, azı paylaşma, yardımlaşma ve dayanışma seferberliği sayesinde kazanılan bağımsız bir vatan, yaratılan mağrur bir millet ve dalgalanan ay-yıldızlı bayrak : Bizim kutsallarımız bu değerlerdi. Söyler misiniz bunlardan geriye ne kaldı ?

Doğduğumuz ülke, Türkiye’miz, kan revan içinde…Her gün gencecik delikanlılarımız teröre kurban veriliyor. Ekranlardan taşan gözyaşları eşliğinde şehit cenazeleri kaldırılıyor. Ama insan hakları ve demokrasi savunucusu geçinen uygar dünya silah ticaretine acımasızca devam edebiliyor. Ve gıkı bile çıkmıyor entel dantel köşe kalemşorlarının.

İnternet sitelerinde tartışma öbekleri var. Ağlamakla gülmek arasında gidip gelerek sessiz sedasız izliyorum. Meğer ne bilgili, birikimli, deneyimli, ulema, edip, gazeteci, yorumcu insanımız varmış ta benim haberim yokmuş. Herkes her konuda haklı olduğu iddiasında. Herkes kendi mutlaklarını savunup, TEK gerçeğin kendisinde ve kurtuluşun kendi reçetesinde olduğu iddiasında. İki grup mevcut. Üniter ve laik Türkiye aleyhtarları ve aleyhtarları. Ve istisnalar dışında takiyye yapan, lafı eveleyip geveleyenler çoğunlukta. Ama hiçbir konuda anlaşamıyorlar. Komplo teorileri, tarih genel kültürü, nutuktan alıntılarla süslenmiş Atatürkçülük gösterileri, taktik ve strateji uzmanları, vb… Sonuçta doğaçlama yaparak birbirini taşlayan halk ozanları gibi ben dahiyim sen aptalsın tartışmaları. Tamam kardeşim sen haklısın, sen kazandın. Eeee n’olucak şimdi? Avrupa Türk Toplumunun 40 yıl sonra geldiği nokta seni mutlu ediyor mu ? Beni etmiyor. Sen bardak yarısına kadar dolu diyorsun, ben hayır boş diyorum. Evet maddi yarısı dolu, manevi ve kültürel-sanatsal yarısı boş.

Biz birbirimizi sevmiyoruz.

Yarımlığı tamlık sanıyoruz. Pohpohlanmayı çok seviyoruz. Büyük bir çoğunluk için olmak değil, gibi görünmek çok çok çok önemli. Herkes popüler olma sevdasında. Eleştiriye tamamen kapalıyız. Çünkü kendimize güvenmiyoruz. O yüzden de kolayca bölünüyor ve başkalarının oyununa geliyoruz. Filozof « akılsız dostum olacağına, akıllı düşmanım olsun » diyor. Düşmanlardan öğrenecek çok şeyimiz var bence. Kurtuluş cehalet ile mücadeleden ve kendimizi eğitmekten - öncelikle kadınlarımızı - geçiyor. Unutmayalım ki 40 yıldır Avrupa ülkelerinde yaşayan bizler çağdaş uygarlık düzeyine henüz ulaşamadık. Bu yüzden ikinci sınıf insan muamelesi görüyoruz ve hep ehven’i şerlerle, hiç yoktan iyidirler le avunuyoruz. Ve bu başarısızlık sadece fakirlikle açıklanamaz. Kendimize gelmemiz şart ; çocuklarımıza haksızlık ederek onların geleceğini de karartmayalım.

Dedim ya burukluk var üzerimde. Moralim bozuk. Hem de çok. Yeter artık. YETER YETER YETER… Ben mutlu değilim.

Bu yazımı bir şiirimle noktalamak istiyorum izninizle :

 

 

DEMOKRASİ ARIYORUM

 

Parlamenter çoğulcu sistemli

Avrupa Birliğinde yaşıyorum

Çoğunluğun koyduğu yasaları

İskele hamalı gibi taşıyorum

 

Demokrasinin öncelikli ilkesi

Çoğunluğun azınlıklara saygısı

Nerede bir insana eziyet edilse

Yüreğime taş gibi düşer kaygısı

 

Sayısal üstünlük neyi ifade eder

Rakamlar nitelik doğurmuyorsa

Çuval çuval un olsa neye yarar

Fırıncı lâyıkıyla yoğurmuyorsa

 

İşsizlik, parasızlık, yalnızlık kader mi?

Bunca bencillik ve acımasızlık niye?

Bin gözyaşı bir tebessüme değer mi?

İşte gidiyoruz Allah'a şükür diye diye !..

 

Eylül 1999

 

Hepinize daha güzel yarınlar ve daha aydınlık bir gelecek dilerim!

 

Yakup YURT

Brüksel, 02 Kasım 2005

 yakup.yurt@skynet.be

 


23:04 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (0) |  Facebook |

21/10/2005

 KORKAK FANATİK FANATIQUE LÂCHE

Merhum Ahmet Taner Kışlalı'nın aziz anısına.

A la mémoire de M.Ahmet Taner KIŞLALI.

 

KORKAK FANATİK                                FANATIQUE LÂCHE

 

Ne için varız hayatta ?                            Pourquoi existons-nous dans la vie ?

Mutlu ederek mutlu olmak                   Moi, je dis que c'est pour être heureux

İçin diyorum ben…                                En rendant heureux…

Sen ey fanatik yaratık                            Ô toi, créature fanatique

Demokrasi istiyorum diye                    A tête d'araignée qui crie à toute voix

Feryat eden örümcek kafalı                 A demander la démocratie

Düşünenlere düşman bombacı         Poseur de bombes ennemi des penseurs

Dörtnala gelen güzellikleri                   Qu'as-tu à  gagner

Geciktirmekle                                         En retardant

Ne geçiyor eline                                     Les beautés arrivant au galop,

İyi insanları öldürerek                            En tuant les gens bien

Kalleşçe ?                                               Avec lâcheté ?

Aynı yarasalar gibisin                            Tu es pareil aux chauves-souris

Bilim, sanat, çağdaşlığın                     Est-ce la clarté de la science, des arts

Aydınlığı mı korkutuyor seni ?              Et de la civilisation qui te fait peur ?

Biz senden korkmuyoruz                      Nous n'avons pas peur de toi

Gerçekte korkan sensin                       C'est toi qui as peur en réalité

Evet korkuyorsun                                   Oui, tu as peur

Hem de çok                                            Et même énormément

Aydınlığın pisliklerinizi                           Que la clarté mette vos saletés

Ortaya çıkarmasından !..                      En évidence !...

Ama engelleyemeyeceksin                 Mais tu ne pourras pas empêcher

Güneşin doğmasını                              Le soleil de naître

Güzel yarınlar üzerine…                       Sur des beaux lendemains…

 

Yakup YURT                                           Traduit par : Yakup YURT

Brüksel – 23.10.1999



21:27 Écrit par WALTER-YAVUZ | Lien permanent | Commentaires (1) |  Facebook |